İngiltere'nin 23 Haziran 2016'da yapılan referandumla, ülkenin
Avrupa Birliği'nden (AB) çıkışı anlamına gelen Brexit sürecini
başlatması ve son dönemde AB genelinde aşırı sağcı popülist
partilerin giderek güç kazanması, birliğin mevcut yapısı ve
işleyişine yönelik eleştiriler ve bu alandaki reform arayışlarının
ötesinde, bir bütün olarak AB'nin geleceğinin sorgulandığı
tartışmalara yol açtı.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından şekillenen uluslararası dengeler
çerçevesinde dünyanın en önemli entegrasyon projelerinden birini
temsil eden AB, uzunca bir süredir aşırı sağcı ve popülist
hareketlerin yükselişe geçmesi, mülteci krizi, ekonomik sorunlar ve
Doğu Avrupa’da yükselen Rusya tehdidi gibi meselelerle meşgul
durumdaydı. Bu bağlamda İngiltere'nin AB'den ayrılma kararı, birlik
içerisinde büyük bir kırılmaya yol açtı. Yapısal ve kronik
sorunlarını aşmakta başarılı olamayan ve bu süreçte ilk kez üye
ülkelerinden birinin ayrılma kararıyla yüz yüze kalan AB'nin,
mevcut küresel belirsizlik ortamında varlığını nasıl idame
ettireceği merak konusu.
MÜLTECİ KRİZİ AB'Yİ BÖLDÜ
Brexit’in yanı sıra, AB içinde tartışmalara neden olan diğer bir
önemli konu da, yaklaşık iki yıldır güncelliğini korumaya devam
eden ve Almanya’nın öncülüğünde AB içerisinde kabul gören
sığınmacılara yönelik politikalar oldu. Avrupa’ya gelen
mültecilerin kabulü ve AB üyesi ülkeler arasında paylaşılmasını
kapsayan bu mülteci politikaları, AB üyesi ülkeler tarafından yoğun
şekilde eleştiriye tabi tutuldu.
Avusturya’nın mülteci geçişlerini engellemek için Slovenya ve
Macaristan'la sınırlarını kapatması üzerine, AB üyesi Balkan
ülkeleri de aynı şekilde sınırlarını mültecilere ve mülteci
geçişine kapatma kararı aldı. Ayrıca Çekya, Macaristan, Polonya ve
Slovakya, üye ülkelerin sığınmacı almasını zorunlu kılan Brüksel'in
aksine mülteci kabul etmeyeceklerini duyururken, AB'yi ve diğer
üyeleri mülteci politikalarını değiştirmeye zorladı.
Aynı şekilde, sığınmacı karşıtı açıklamalarıyla tanınan ve AB
içerisinde “otokratik eğilim göstermekle” suçlanan Macaristan
Başbakanı Victor Orban’ın yanı sıra, AB kararlarını reddeden
Polonya da AB Komisyonu’nun ağır eleştirilerine maruz kalmasına
rağmen Brüksel'e karşı tavrını değiştirmedi.
AB’nin önemli ülkelerinden İtalya’da da artan AB karşıtlığı,
kendisini 5 Aralık 2016'da yapılan anayasa referandumunda gösterdi.
Aşırı sağcı ve popülist partilerin, anayasa referandumunu AB
referandumu şeklinde lanse etmeleri, AB yanlısı olarak bilinen
dönemin İtalya Başbakanı Matteo Renzi’nin referandumu kaybederek
istifa etmesine sebep oldu. İtalya’da yaşanan bu gelişme ise AB
uzmanları tarafından, İtalyanların “AB yanlısı politikaları
reddetmesi” olarak değerlendirildi.
AB içerisinde gözlemlenen bir diğer önemli unsur olarak, değişen
küresel dengelerin etkisiyle ve özellikle son on yılda yaşanan
büyük krizler sonucunda AB’nin başta siyasi ve ekonomik olarak
istikrarsızlaşması ve kendisini tanımladığı demokrasi, insan hak ve
hürriyetleri gibi kurucu değerlerinden uzaklaşması
gösterilebilir.
Gitgide demokratik değerlerle bağdaşmayan pragmatist bir
reel-politik anlayışı benimsemesi bir yandan AB’yi kendi içinde bir
ikileme düşürürken, diğer yandan AB üyesi ülkelerdeki aşırı sağcı
popülist partilerin taban kazanmasına sebep olarak, şimdiye kadar
marjinal sayılan bu tür parti ve hareketleri artık AB’nin bir
gerçeği haline getirdi.
Neredeyse bütün AB üyesi ülkelerde mevcut olan bu tür aşırı sağcı
popülist ve AB karşıtı partiler arasında öne çıkan Danimarka Halk
Partisi, Almanya için Alternatif, Hollanda Özgürlük Partisi,
Fransız Ulusal Cephe, İtalyan 5 Yıldız Hareketi ve Kuzey Ligi,
Avusturya Özgürlük Partisi, İsveç Demokratları ve Macar Jobbik
Partisi. Aşırı sağcı, popülist, İslam ve göçmen karşıtı bu partiler
artık üye ülkelerin iç ve dış politikalarını doğrudan
etkileyebiliyorlar.
Tüm bunların yanı sıra, AB'nin karar mekanizmalarını sorgulanmasına
sebep olan bir diğer gelişme de AB ve Kanada arasındaki serbest
ticaret anlaşması CETA’nın, Belçika'nın 3,5 milyonluk nüfusa sahip
Valonya bölgesinin muhalefeti nedeniyle, uzun uğraşlar sonucu
imzalanabilmesi oldu. Ayrıca AB içerisinde tartışılmaya devam eden,
ABD ile yapılması istenen Transatlantik Ticaret ve Yatırım
Ortaklığı'nın (TTIP) geleceği de hâlâ belirsizliğini koruyor.
AB'NİN GELECEĞİNE İLİŞKİN 5 SENARYO
AB'nin karşı karşıya olduğu 'varoluş meselesini' ortaya koyan en
önemli gelişme ise AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker'in
hazırladığı ve 1 Mart'ta yayınladığı “Beyaz Kitap” belgesi
oldu.
Belgede, birliği ilgilendiren iç ve dış faktörler dikkate alınarak
AB'nin yola nasıl devam etmesi gerektiği üzerine beş farklı senaryo
tanıtıldı. 25 Mart'ta bir araya gelecek AB liderleri ise birliğin
varlığını devam ettirebilmesi için Juncker tarafından hazırlanan
beş senaryoyu inceleyecek.
27 üyeli birleşik bir Avrupa'nın kendi kaderini şekillendirmesi ve
kendi geleceği için bir vizyon geliştirmesi gerektiği belirtilen
belgedeki senaryolarda da, AB'nin mevcut siyasi ve ekonomik
yapılarla devam etmesinin zor olduğuna vurgu yapılarak, AB'nin
varlığını idame ettirmek için birliği bir arada tutacak yeni bir
vizyon geliştirmesi gerektiği ve bu çerçevede reform ve
düzenlemelerin yapılmasının elzem olduğu ifade ediliyor.
YENİ LİDER ALMANYA MI?
Brexit aynı zamanda AB içerisindeki siyasal dengeleri de
etkileyerek İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan ve AB’nin
liderliğini ve taşıyıcı gücünü meydana getiren ‘troyka’nın
dağılmasına sebep oldu. Bu durum, AB içinde ekonomik ve siyasi
anlamda önemli bir konuma sahip Almanya'yı lider ülke olarak öne
çıkarırken, 'yeni dönemde AB'nin liderliği nasıl şekillenecek'
sorusunu da gündeme getirdi.
İngiltere'nin birlikten ayrılma kararının haricinde, Fransa'nın da
ekonomik anlamda yaşadığı sıkıntılar ve ülkenin cumhurbaşkanlığı
seçimleri arifesinde oluşu, AB'nin siyasi ve ekonomik anlamdaki en
istikrarlı ülkesi konumundaki Almanya'yı, AB liderliğini üstlenmeye
iten en önemli faktörlerin başında geliyor.
Almanya’nın Avrupa’ya liderlik yapma eğiliminin tarihsel kökleri
olduğu ve uzun zamandır bu liderliği kabul ettirmeyi hedeflediği
biliniyor. Birlik içindeki bazı ülkelerin muhalefetine rağmen,
Brexit'in sağladığı koşullar Almanya'yı AB'nin 'de facto' lideri
konumuna getirmiş durumda. Başbakan Angela Merkel Almanya’nın
AB’nin zayıflaması sonucundaulaştığı pozisyonla, AB’yi bir arada
tutmak ve Almanya’nın liderliğini konsolide etmek için yoğun bir
çaba içinde. Merkel, Brexit'in ardından yaptığı açıklamalarda
AB'nin devam etmesi gerektiğini belirterek, bunun için AB üyesi
ülkelerin öncelikle ekonomik anlamda rekabet kabiliyetinin
arttırılması, daha fazla istihdam sağlanması ve ekonomik büyümenin
sürdürülmesi gerektiğine dikkati çekmişti.
Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel de 27 Ocak'ta dışişleri
bakanlığı görevini devralmasından sonra, Almanya'nın AB içinde
sahip olduğu lider ülke konumuna paralel olarak, başta Fransa olmak
üzere, Avusturya, İtalya ve Polonya'yı ziyaret ederek, AB'nin
varlığını nasıl idame ettireceği konusunda görüşmelerde
bulundu.
RUSYA TEHDİDİ ARTARAK DEVAM EDİYOR
2004 yılında birliğe kabul ettiği eski Doğu Bloku ülkeleri olan
Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Slovenya, Çekya ve
Macaristan ile AB, Soğuk Savaş döneminde en önemli rakibi olan
Rusya ile komşu haline gelmişti. AB'yi siyasi, ekonomik ve askeri
açıdan son dönemde etkileyen en önemli unsurlardan birisi de Şubat
2014'ten beri devam etmekte olan Ukrayna krizi ve AB üzerinde
giderek artan Rusya tehdidi.
Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesi ile AB içerisinde başlayan güvenlik
merkezli tartışmalarda, ABD ve NATO'ya rağmen birliğin, başta Rusya
ile sınırı olan üyeler olmak üzere, olası bir savaş ihtimalinde
Batı Avrupa’nın güvenliği konusunda yetersiz olduğu gerçeği birçok
defa dile getirildi.
ABD'de başkan seçilen Donald Trump'ın ABD'nin NATO harcamalarında
kısıntıya gideceğini belirtmesi de, AB’nin güvenlik alanındaki
endişelerini artırırken, AB’yi NATO’ya yeni alternatifler oluşturma
yolunda zorlayan etkenler arasında.
AB'NİN GELECEĞİ BELİRSİZ
AB 60 yıllık siyasi, ekonomik ve askeri tarihinin en zor döneminden
geçerken, birliğin varlığı, devamı ve geleceği gibi konular, AB
üyesi ülkeler arasında tartışılmaya devam ediyor.
AB'nin nüfus ve ekonomik ağırlığının giderek azaldığı, bu çerçevede
2060 yılında AB üyesi hiçbir ülkenin tek başına dünya nüfusunun
yüzde 1'ini dahi teşkil etmeyeceği, birlik içerisinde yapılan son
görüşmelerde değerlendirilen konular arasında yer alıyor.
Öte yandan, birliğin en önemli üyelerinden İngiltere'nin AB'den
ayrılma kararının, diğer üye ülkeleri de aynı istikamette adımlar
atma konusunda cesaretlendireceği ihtimali de, birliğin geleceğine
ilişkin tartışmalarda sıkça dile getirilen bir endişe. Nitekim bu
durum, birçok açıdan sıkıntı içinde olan AB'yi kendi içinde birliği
korumak adına yeni bir vizyon yaratmaya ve varlığını devam ettirmek
için mevcut siyasi sistemini reforma tabi tutmaya zorluyor.
Mevcut yapısıyla artık varlığını koruyamayacağı AB Komisyonu
tarafından da kabul edilen AB’nin, önümüzdeki dönemde başlıca
hedefi siyasi ve ekonomik gelişme ve birliğin büyümesi gibi konular
değil, birliğin varlığını koruması ve dağılmasını engelleyici
önlemlerin alınması olacak.
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
