Irak'ta DEAŞ'a karşı aylarca devam eden Musul operasyonu,
Suriye'de ABD ve terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG'nin Rakka
operasyonu, Ürdün sınırında yaşanan Rusya-ABD eksenli gerilim, bir
başka noktada İran-Suudi Arabistan arasındaki çekişme, Yemen iç
savaşı, Mısır'da yaşanan terör olayları, Libya'daki iç savaş ve son
olarak Körfez'de Suudi Arabistan'ın başını çektiği dört ülkenin
Katar'a uyguladığı abluka: Ortadoğu adeta her an büyük depremlerle
sarsılan Japon adaları gibi, her biri en az diğeri kadar önemli
olaylarla sarsılıyor. Her sarsıntının da çoğu zaman hesaplanması
güç etkileri oluyor. Bu sarsıntıların merkez üssü, bölgedeki
anlaşmazlıkların belki de en temel noktası olan Filistin meselesi
göz ardı edilse de, unutulmaya yüz tutsa da, 14 Temmuz'da
El-Aksa'da yaşanana benzer çok sert bir olayla yeniden gündeme
gelebiliyor ve ne kadar patlayıcı olabileceğini hatırlatıyor.
Filistin meselesi ve Kudüs'ün gündemde geri plana düşmesi, Irak'ın
ve Suriye'nin gölgesinde kalması, İsrail'in boş durduğu anlamına
gelmiyor kuşkusuz. İsrail bölgede devam eden büyük kaosun içinde
sessizce kendi güvenliğine yönelik önemli adımlar atıyor.
Uyguladığı stratejik sessizlik politikasıyla hamlelerini mümkün
olduğu kadar dikkat çekmeden gerçekleştirmeye çalışıyor. Kendi
örtülü ittifaklarını güçlendirmeye, güvenlik kurgusunu hayata
geçirmeye çalışıyor. İsrail'in bölgeye yönelik plan ve beklentileri
en az iki başkent tarafından daha benimsenmiş durumda: Washington
ve Riyad.
İSRAİL'İN HEDEFLERİ
İsrail'in bugün için bölgede birbiriyle ilgili üç büyük tehdit
algısı var: Birincisi, uzun menzilli balistik füzelere ve nükleer
silahlara erişmeye çalıştığı düşünülen İran. İkincisi, güney
Lübnan'ı kontrol eden ve etki alanını Suriye'nin güneyine doğru
genişleten Hizbullah. Üçüncüsü ise Gazze'yi kontrol altında tutan,
Batı Şeria'ya doğru yayılmaya çalışan ve İsrailli Araplar üzerinde
etkisini giderek artıran Hamas.
Tehditler bunlar olunca, İsrail'in stratejisi de buna göre
şekilleniyor. İsrail'in öncelikli hedefi İran'ın kuşatılması. Bunun
için gereken, Amerikan yönetiminin ve Körfez'deki Arap ülkelerinin
desteği. İşte tam bu noktada, adeta ‘yıldızlar ilginç bir açı
yaparak’ Washington-Riyad ve Tel Aviv'i aynı hedefte buluşturuyor.
Bu yılın mayıs ayında ilk resmi yurt dışı ziyaretini Suudi
Arabistan’a ve hemen ardından İsrail'e gerçekleştiren ABD Başkanı
Trump'ın girişimleri tesadüf değil. Trump Suudi Arabistan’ı ve onun
önderliğindeki Körfez ülkelerini İran'a karşı örgütlüyor ve
silahlandırıyor. Bu noktada Riyad'ın ve müttefiklerinin, İran'a
karşı İsrail'i de yanlarında görmekten memnun olduğu anlaşılıyor.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin de İsrail ile Demokrasileri Savunma
Vakfı (Foundation for Defense of Democracies) üzerinden, alttan
alta birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. İsrail, İran karşıtı
ittifak girişimlerinin arka plandaki üyesi.
İsrail'in sessiz stratejisinin ikinci ayağı ise Suriye'nin güneyine
odaklı. Burada attığı adımlar hem İran hem de Hizbullah'a karşı
ortak bir hareket planına işaret ediyor. 2006 yılındaki Temmuz
Savaşı'nda Hizbullah karşısında istediği kadar etkili olamayan ve
kuzey sınırını güvenceye alamayarak Litani Nehri'ne kadar olan
alanı tampon bölge yapma hedefini gerçekleştiremeyen ve bu bölgenin
denetimini Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL)
bırakan İsrail, Suriye iç savaşını fırsat bilerek kuzeyinde bir
tampon bölge oluşturmaya çalışıyor. İsrail ABD'nin Ürdün'ün
kuzeyinde Suriye sınırına yerleşmesini teşvik ederek, zaman zaman
doğrudan Hizbullah hedeflerini bombalayarak, Golan tepelerinin
kuzeyinden Süveyde'ye uzanan bir hatta tampon bölge kurulması için
çalışıyor. Hedef Hizbullah'ı İsrail sınırından uzak tutmak, İran'ın
Lübnan ile kara bağlantısını kesmek ve lojistik akışını
engellemek.
Üçüncü hedef ise Filistin'de tek ve en büyük direniş odağı olan
İslami Direniş Hareketi Hamas'ı devre dışı bırakmak, hiç olmazsa
zayıflatmak. Böylece Filistin sorununu zaman içinde lehine
çevirerek çözmek; Kudüs'teki statüyü yine zamana yayarak İsrail'in
lehine değiştirmek. Batı Şeria'da ve Doğu Kudüs'te yerleşim yeri
inşaatları açarak bu toprakların Yahudileştirilmesi, bu sessiz
stratejinin bir parçası olarak görünüyor. İsrail, Filistin sorununu
kendi çözümünü karşı tarafa dayatarak, buna itiraz edebilecek en
önemli güç olan Hamas'ı devre dışı bırakarak halletmeyi umuyor.
Şaron döneminde temelleri atılan tek taraflı güvenlik adımlarını
kökleştirmek, resmileştirmek planın merkezindeki düşünce. Hamas'ın
zayıflatılması, Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve diğer Körfez
ülkelerinin rejimlerinin güvenlikleri açısından, siyasi İslami
hareketlerin zayıflatılması yönüyle paylaştığı ama Katar'ın karşı
çıktığı bir hedef.
KATAR KRİZİ VE İSRAİL FAKTÖRÜ
Katar krizi, yukarıdaki sebeplerden dolayı İsrail'in sessiz
stratejisinde tam merkeze yerleşiyor. Katar'ın iki noktada
uyguladığı politika, İsrail'in ve Körfez Araplarının bölge
vizyonunu ve gelecek planlarını olumsuz etkiliyor. Birincisi,
Katar'ın İran ile daha dengeli ilişkiler kurma eğilimi, Tahran
yönetimiyle ilişkilerini sürdürmek ve enerji alanında işbirliği
yapmak istemesi. Bu başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez
ülkelerinin çoğunun tepkisini çekiyor. Riyad'ın Katar'da yönetimi
değiştirmeyi hedefleyen, Katar'ı haritadan silmeye varacak kadar
saldırgan ve yıkıcı abluka kararı, büyük ölçüde bundan
kaynaklanıyor. İran'ı bölgeye entegre edecek, faaliyetlerini
sürdürmesine olanak sağlayacak bir alan açılmasına İsrail de karşı;
İran'ın tamamen izole edilmesini istiyor. Bu nedenle, Katar'ın
iradesinin kırılması İsrail için de olumlu yönde bir adım gibi
görünüyor.
İkinci konu ise Doha yönetiminin Filistin'de Hamas’la, Mısır'da
Müslüman Kardeşler örgütleriyle olan yakın ilişkileri. Katar
Hamas'a ve Müslüman Kardeşler’e finansal destek veriyor, lider
kadrosunun sürgünde dağılmasına engel oluyor, örgütlenip
faaliyetlerine devam etme fırsatı sunuyor, medyayı kullanarak
sorunları gündemde tutuyor ve unutturmuyor. Bu da İsrail'in Hamas'ı
zayıflatma politikasının hayata geçmesine engel oluyor. Katar
Hamas'ın ABD ve diğer ülkelerle iletişimini de sağlayarak örgütün
izole edilmesini engelliyor. Bu nedenle, Katar'ın etkisiz
kılınması, Filistin'de Hamas'ın kaynaklarını kurutmak, musluğunu
kısmak için büyük bir önem taşıyor. Bu başarılırsa İsrail,
Filistin'de kolay lokma olarak gördüğü El Fetih'i yönlendirerek
Filistinlilerin iradesini etkisizleştirebileceğini, dilediği teslim
belgesini imzalatabileceğini düşünüyor.
Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas'ın ilerleyen yaşı ve yerine
gelebilecek bir ismin netleşmemesi İsrail'in iştahını kabartıyor.
Daha önce Oslo Barışı yıllarında imzalanan güvenlik anlaşmaları ve
yürütülen işbirliği kapsamında tanıdıkları, ilişki kurdukları,
eksik ve zayıf yanlarını bildikleri, Filistin'de tanınan bazı
isimlerin ısıtılarak ön plana çıkarılması biraz da bununla ilgili.
2006 seçimlerinden sonra Gazze'den kaçmak zorunda kalan eski
güvenlik şefi Muhammed Dahlan'ın adının İsrail medyasında dolaşıyor
olması bu açıdan şaşırtıcı değil. Arafat Ramallah'ta ev hapsine
alındığında İsrail heyetleriyle görüşmeler yapan, Savunma Bakanı
Şaul Mofaz'la gizli pazarlıklara girdiği öne sürülen Dahlan'ın
İsrail için iyi bir alternatif olabileceği, onun üzerinden
Filistinlilere bir anlaşma dayatılabileceği düşünülüyor
olabilir.
MESCİD-İ AKSA'DAKİ OLAYLAR
Ancak Filistin sorunu bu hesaplamalardan ne kadar uzak olduğunu, ne
kadar çabuk kontrolden çıkabileceğini 14 Temmuz sabahı bir kez daha
gösterdi. El Aksa camiine sokulan silahlarla kutsal mekanın
girişinde yaşanan çatışma, akabinde saldırıyı gerçekleştirilen üç
kişinin Haremü'ş-Şerif'in avlusunda öldürülmesi, meselenin kapalı
kapılar ardında kolayca çözülemeyeceğinin açık bir kanıtı oldu.
Saldırıyı gerçekleştirilen üç kişinin İsrail vatandaşı Araplardan
olması, Ummu'l-Fehm'den gelerek bu eylemi gerçekleştirmeleri de
alarm verici. İsrail'in olaydan sonra apar topar Kudüs'teki
statükonun korunacağını açıklaması, ama diğer taraftan El Aksa
camiinde Cuma namazını yasaklaması, korunması zor bir dengeye
işaret ediyor. İsrail böyle zamanlarda bütün bir İslam dünyasının
tepkisini kaldıramayacağının farkında. Bu nedenle yatıştırıcı
açıklamalar altında bildiğini okumaya devam ediyor. Bu tutumu açığa
çıkaran ve Arap dünyasının önüne koyan ise çoğunlukla Katar'ın
desteklediği medya ve düşünce kuruluşları oluyor.
İşgal altındaki Filistin ile İsrail arasındaki sınırlar
belirsizleşirken, Filistin siyasetinin de yavaş yavaş İsrailli
Arapları etkisine alma eğilimi ortaya çıkıyor. Hamas'la benzer
vizyona sahip siyasi İslami anlayışın yayılması ve güçlenmesi, uzun
vadede İsrail'i ciddi bir biçimde sıkıştırabilir. Bu nedenle
İsrail’in, yine geri planda kalmak kaydıyla, Körfez ülkelerinin
Katar'ı köşeye sıkıştırma çabalarını desteklemesi şaşırtıcı değil.
Çünkü İsrail'in sessiz stratejisine çomak sokan az sayıdaki ülkeden
biri Katar.
[İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi olan Yrd.
Doç. Dr. Bora Bayraktar, aynı zamanda uluslararası ilişkiler,
Türkiye ve Ortadoğu alanında deneyimli bir gazeteci ve 'Hamas'
kitabının yazarıdır]
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
