James T. Kloppenberg “Demokrasiye Doğru: Avrupa ve Amerikan
Düşüncesinde Egemenlik Mücadelesi” başlıklı kitabının
problematiğini şu sözlerle ortaya koyar: “Demokrasi tartışmalarının
merkezinde halk egemenliği, özerklik ve eşitlik olmak üzere,
tartışmaya açık üç ilke vardır. Diğer yandan birbiriyle bağlantılı
fakat daha az görünür olup demokrasiye esas teşkil eden üç de
kaziye vardır: müzakere, çoğulculuk ve mütekabiliyet. Bu kitap aynı
zamanda Kuzey Amerika demokrasisinin hakkıyla takdir edilmemiş iki
yönünü, ayrıca bu demokrasinin tekamülüne derinden etki etmiş dini
kökenlerini ve ahlaki boyutlarını araştırmaktadır.”
Anayasa değişikliğinin yaklaşık 1,4 milyon oy farkıyla kabul
edilmesiyle Türkiye'nin halk oylaması geride kaldı. Türkiye'deki
siyasi olayları takip eden yabancı gözlemcilerin artık neticeleri
sakince ve nesnel bir şekilde değerlendirmeleri ve 2019 seçimlerini
gözlemeye başlamaları gerekiyor. Zira anayasa değişikliklerin çoğu
o zaman gerçekleşecek.
1950 yılında seçimlerin demokratik bir nitelik kazanmasından beri
Türkiye, aralıklarla gerçekleşen askeri müdahaleler ve istikrarsız
koalisyon hükümetlerinden kurtulamadı. Cumhurbaşkanlığı sistemine
geçişle birlikte, koalisyon hükümetlerinin getirdiği problemler de
tarihe karışmış olacak. Yani önümüzdeki yıllarda gerçekleştirilmesi
gereken temel siyasi görev, daha etkili, daha etkin, daha şeffaf ve
demokratik yöntemlerle hesap sorulabilir devlet kurumları
oluşturmaya yönelik reformlar olmalıdır.
Sistemde halk oylaması sayesinde ihdas edilecek değişikliklerin,
aynı zamanda bu kurumların üstündeki ‘vatandaş merkezli demokratik
kontrolü’ de güçlendirmesi gerekiyor. Ancak uluslararası basına
yazan ya da akademik camiada yer alan birçok yabancı gözlemci belli
ki bu hususu algılayamıyor. Bu sebeple, Türkiye'nin mevcut siyasi
sürecini anlamak isteyen herkesin, Harvard Üniversitesi'nden
Profesör James T. Kloppenberg'in Batı demokrasisinin entelektüel
tarihini anlatan en son kitabını okuması gerektiğini düşünüyorum:
Toward Democracy: The Struggle for Self-Rule in European and
American Thought.
Kloppenberg yaptığı tahlilleri, demokratik siyasi süreçlerin temeli
olarak gördüğü birkaç kavrama oturtuyor. Odak noktası Kuzey
Atlantik demokrasileri olsa da yaptığı tahliller, Türk
demokrasisinde yaşanan gelişmeler konusunda fazlasıyla geçerlilik
arz ediyor. Birçok yabancı gözlemcinin Türk siyasetini anlamasının
yolunu tıkayan en temel engel, Türk demokrasisinin yakın bir
geçmişte tamamen teşekkül etmiş olduğu, sonra da -genelde
'İslamcıların' suçlandığı- geriye kaymanın başladığına dair, çok
kişinin benimsediği ama yanlış olan kabuldür. Bu hatanın kurbanı
olanların içine düştüğü bir sonraki varta, Türk demokrasisinin hâlâ
kökleşme ve genişleme sürecinde olduğunu anlayamamaktır.
Kloppenberg İngiliz ve ABD demokratik siyasetlerinin etrafında
şekillendiği ana tartışma noktaları olarak halkın egemenliği,
özerklik ve eşitliği sayıyor. Kitabın giriş bölümünde bu kavramları
özetliyor. Ona göre halkın egemenliği, bir toplumda yaşayan
vatandaşların kendi işleriyle ilgili yetki kullanma hakkını
içerdiği gibi, aynı zamanda temsil ve katılımla ilgili problemleri
de ihtiva ediyor. Halkın siyasi kararların alınma süreçlerine
doğrudan katılmasına hangi noktaya kadar müsaade edilmelidir ve
temsiliyet kavramı ne derece makbuldür? Bu sorunun her iki tarafı
da, minimalden aşırı uçlara uzanan tarihi bir yelpazede karşılık
bulmuştur.
Kloppenberg'ün tarifiyle, özerklik “Ölçüp biçilmiş bir eylem
sergileyebilecek derecede hem psikolojik hem ahlaki açıdan, hem de
ekonomik ve sosyal olarak muktedir bir kişi gerektirmektedir;
ayrıca fertlerin diğer fertler ve devlet tarafından kontrol
edilmiyor olmasını icap ettirir. Özerklik ancak fertlerin toplum
standartları ve gelenekleri çerçevesinde oluşturulmuş ve bilinçli
seçilmiş hedefler temelinde davranış sergileyen varlıklar olarak
anlaşıldığı durumda anlam kazanır”. Başka bir deyişle özerklik,
ferdin hem şahsi hem de sosyal boyutları olacak şekilde siyasi
kararlar alabilme kabiliyetidir.
Kloppenberg oradan, ferdin özerkliğine ilişkin belirgin çelişkiler
ortaya koyduğu için kendisi de bizatihi problemli bir kavram olan
eşitliğin tarifine geçiyor. Yazara göre, demokrasiye temel teşkil
eden bu ana kavramların her üçünün de birlikte var olabilme sebebi,
toplumun karşı karşıya olduğu meselelere çözümler bulmaya çalıştığı
esnada bu kavramların birbirleriyle diyalog halinde işlev
görmesidir. Bu yaklaşım "farklı değerlerin dikkatlice tartılmasını"
ve demokrasinin "sadece bir dizi siyasi kurum olarak değil, bir
yaşam tarzı olarak görülmesini" içerir. Fakat bu noktada
Kloppenberg bir uyarı yapıyor: Hedefler ve uzlaşmalar üzerinden
yapılan tartışmalar, demokratik süreçlerin "kaçınılmaz" bir
sonucudur.
Türkiye örneğine dönecek olursak: Türk devleti hiçbir zaman bir
yabancı gücün doğrudan kontrolü altına girmese de, halkın
egemenliği yaklaşık 10 sene öncesine kadar sadece kağıt üstündeydi.
Hakikatte Türk vatandaşlarının kendi devletlerinin üstünde tam
kontrolü bulunmuyordu. Bunun sebebi ise seçimlerin Türkiye
Cumhuriyeti'nin ilk 25 senesinde demokratik olmayışıydı. Seçimler
1950'de demokratik mahiyet kazandıktan sonra da, askeri-siyasi
elitlerin devlet kurumları üstündeki kontrolü her ne zaman
tehlikeye düştüyse ordu devreye girmiş ve elitlerin tahakkümünü
yeniden kurmuştur. Bu durum Ak Parti hükümetinin ilk yıllarına
kadar bu şekilde sürmüştür.
Kloppenberg'ün ifade ettiği diğer asli kavramlar olan özerklik ve
eşitliğin gelişim süreçleri de, Türk siyasetinde halk egemenliği
bulunmaması yüzünden güdük kalmıştır. Türk devletinin kontrolünü
1920'lerden 1950'ye kadar elinde tutanlar, Türk vatandaşlarının
oluşturduğu büyük halk kütlesini eşit olarak görmemiş, bu da Türk
halkının kendi özerkliğini geliştirme kabiliyetine ket vurmuştur.
Türk halkı ancak 1950'den sonra yavaş yavaş kendi özerkliğini inşa
etme, böylece de orduyu, devlet bürokrasisini ve entelektüel
sınıfları kendilerini eşit görmeye mecbur bırakma sürecini
başlatabilmiştir. Bu uzun ve zor bir süreç olagelmiştir.
Kendi siyasi sistemlerinin üstünde giderek daha fazla kontrol
sahibi olmanın yanı sıra, Türk halkı bu sistemi yönlendiren fikir
ve değerlerin üstünde de daha büyük bir tasarruf sahibi olmuştur.
Kloppenberg tartıştığı demokrasilerin özellikle "dini kökenlerine"
ve "ahlaki boyutlarına" işaret ediyor. Özerklikle ilgili yukarıda
yaptığım uzun alıntıda, bir ferdin karar alma sürecinde hayati
önemi olan "toplum standartları ve gelenekleri"ne de atıfta
bulunuyor. Peki, Türk halkı şimdiye kadar kendi "standart ve
geleneklerine" müracaat edebilmiş midir acaba?
Türkiye örneğinde, yabancı olmakla kalmayan, aynı zamanda Türk
kültürüne taban tabana zıt fikirlere dayalı modernleşmeci bir
siyasi vizyon, Tanzimat olarak bilinen reform devresinde, yani
19.yüzyılın ortalarından itibaren Türk toplumuna dayatılmıştır.
Osmanlıyı modernleştirmek için yapılan ilk teşebbüsler, hiçbir
determinist entelektüel bakış açısını benimsemeyen devlet
bürokratları eliyle gerçekleştirilmişti.
Fakat 1908'den sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) etkili
olmaya başlamış ve Osmanlı kurumlarını doğrudan kontrolü altına
almıştır. Mustafa Kemal'in de üyesi olduğu İTC Komtçu pozitivizm,
radikal materyalizm ve Gustave Le Bon'un antidemokratik kitle
psikolojisi gibi Avrupalı fikirlere teveccüh etmiştir. İTC Türk
vatandaşlarının büyük bir çoğunluğu tarafından benimsenen
"değerleri ve standartları" siyasi kararlar için makbul bir
yönlendirici olarak görmüyordu. Geleneksel Türk kültürünü
bastırmaya yönelik devlet destekli gayretler 1920 ve 1930'larda
aşırı uçlara varmış, belli Batılı giyinme tarzlarını dayatma,
ezanın Türkçe tercümesini okutma, geleneksel Türk müziği türleri
yerine Batı müziğinin benimsenmesini teşvik etme gibi nice
müdahalelere kalkışılmıştır.
1950'den bu yana, Avrupa ve Kuzey Amerika'da genellikle aşağılayıcı
ve fakat yanlış bir tabir olarak "İslamcı" olarak yaftalanan Türk
siyasi hareketleri, Türk halkının egemen siyasi sesi haline
gelmiştir. 1950'lerin Demokrat Partisi (DP), 1960 ve 70'lerin
Adalet Partisi (AP), 1980'lerin Anavatan Partisi (ANAP) ve şimdi de
son 15 senedir Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) kazandığı
seçim başarıları, Türk halkının, kendi değerlerinin ve hedeflerinin
bu hareketler kanalıyla ifade edildiğini düşünmesi sayesindedir.
Din bu partilerin üstünde durduğu platformların bir yönüdür, ancak
sadece bir yönüdür. Netice olarak bu partiler Türk "toplumu ve
geleneklerinin" sesi olarak anlaşılmalıdır. Zira bu ikisinin ifade
bulması, Kloppenberg'e göre başarılı bir demokrasinin en temel bir
özelliğidir.
Türk vatandaşlarının çoğunluğu için gerçek demokrasi daha yeni yeni
şekillenmeye başlamış bulunuyor. Bu halk, Kloppenberg'ün tartıştığı
kavramları Türk demokrasisinin temel unsurları olarak ihdas
edebilmek için on yıllarca mücadele etmiştir, ancak hâlâ
başarılacak çok şey var. Dolayısıyla yabancı gözlemcilerin görevi,
kültürel ve ideolojik at gözlüklerini bir kenara koyup Türk
toplumunun gerçek siyasi tarihini öğrenmektir. Ancak o zaman neden
Türk halkının çoğunluğunun ve sayıları hızla artmakta olan Kürt
kökenli vatandaşlarının, AK Parti'ye veya Cumhurbaşkanı Erdoğan'a
verilen veya geçen Pazar günkü halk oylamasında kullanılan bir oyu,
Kloppenberg'ün halkın egemenliği, özerklik ve eşitlik kavramlarına
verilmiş bir oy olarak gördüklerini anlayabileceklerdir.
[1999 yılından bu yana İstanbul'da yaşayan Adam McConnel,
Sabancı Üniversitesi'nde Türk tarihi dersleri vermektedir. Tarih
alanındaki yüksek lisans ve doktora derecelerini de aynı
üniversiteden almıştır. 20. yüzyıl Türk tarihi, Türk-Amerikan
ilişkileri ve 19.,20. yüzyıl dünya tarihi özel olarak odaklandığı
araştırma alanlarıdır]
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
