14 Temmuz 2026 Salı
Twitter
Nsosyal
Instagram
AjansHaber Gündem MHP Genel Başkanı Bahçeli’den grup toplantısında birlik ve dayanışma mesajı

MHP Genel Başkanı Bahçeli’den grup toplantısında birlik ve dayanışma mesajı

Partisinin grup toplantısında kapsamlı açıklamalarda bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkiye’nin güvenlik politikaları, Avrupa Birliği süreci, bölgesel gelişmeler ve 15 Temmuz’a ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.

MHP Genel Başkanı Bahçeli, konuşmasının başında Türkiye’nin dört bir yanındaki vatandaşlara ve yurt dışındaki Türk toplumuna hitap ederek birlik ve kardeşlik vurgusu yaptı.

“Tarih, geleceğin işaretlerini de taşır”

Bahçeli, tarihin yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de anlamlandıran bir rehber olduğunu belirterek devletlerin ve milletlerin karakterini şekillendiren süreçlere dikkat çekti:

“Değerli dava arkadaşlarım. Tarihin bazı perdeleri vardır. Sadece geçmişte olup biteni göstermekle kalmaz. İçinde yaşadığımız zamana da çarpıcı bir şekilde ayna olur. Henüz görünmeyenin işaretlerini, bilinmeyenlerin haberini ve geleceğin muhtemel istikametlerini de aynı anda sezdirir. Bazı meclisler vardır ki yüzeyde yalnızca devlet başkanlarının teşekküllerinden ibaret görünse de derinlerdeki niyetleri, milletlerin karakterlerini, saklı kalmış güç merkezlerini ve zamanın henüz duyulmayan ayak seslerini tek bir mekanda düğümler.”

Ankara’nın tarihi ve stratejik rolü

Başkent Ankara’nın Milli Mücadele’deki tarihsel önemine değinen Bahçeli, kentin bugün de küresel siyasetin şekillendiği merkezlerden biri haline geldiğini ifade etti:

“Bazı şehirler vardır ki, el sahibi yaptıkları hadiseyle değil, hadisenin ruhuna kazandırdıkları mana ve tarihin akışına attıkları imzayla hüviyetlerini tasdik eder. İşte Ankara böyledir. Polatlı bozkırlarından yankılanan top seslerine rağmen adımlarını geriye kaçırmayan, Sakarya’nın kanla yoğrulmuş siperlerinde milletimizi varlık yokluk imtihanına şahitlik eden, Ulus’ta duaların tekbirleri ve istiklal yeminlerinin birbirine karıştığı, büyük direniş iradesinin İlk Meclis’in duvarlarına sindiği Ankara dün esarete geçit vermeyen Milli Mücadele’nin karargahı bugün ise dünya liderlerini ağırlayarak küresel siyasetin rotasını çizen bir pusuladır. Ankara, işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin. Yokluk içinde devletimizi küllerinden yeniden doğuran, ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır. Bir zamanlar direnişin karargahı olan bu aziz şehir bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken, yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir.”

“NATO Zirvesi, sıradan bir diplomasi faaliyeti değildi”

Bahçeli, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin yalnızca diplomatik bir toplantı olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, zirvede küresel güvenlik mimarisini ilgilendiren kritik başlıkların ele alındığını söyledi:

“Bu sebeple Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır. Ankara’da 70 yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür. Ankara’dan, 5. maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna’ya verilen askeri desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayiinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa’nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran’ın nükleer programından Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye’de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerine kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır.”

“Hakiki müttefiklik sadakat ve dayanışmayla ölçülür”

Bahçeli, gerçek müttefikliğin sözlerden ziyade kriz dönemlerinde ortaya konulan dayanışma ve adalet anlayışıyla değerlendirileceğini vurguladı:

“Ankara’da müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yalın kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı, hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır. Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil, badire anlarında sınanan sadakatlerle, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletle, gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur.”

Türk Devlet geleneği ve Türkiye’nin rolü

Türk devlet geleneğine atıfta bulunan Bahçeli, Türkiye’nin yeni küresel güvenlik denkleminde belirleyici aktörlerden biri olduğunu ifade etti:

“Kadim Türk devlet mirası bu hakikati, zamanın aşındıramadığı mutlak bir esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir. Bilge Tonyukuk’un bin yılı aşkın zaman önce, ‘Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.’ derken anlattığı şey ne kadar yorulduğu değil, devleti kurmanın, devleti yaşatmanın ve milleti felaketten sakınmanın bedelinin ne denli ağır olduğudur. Bugün de karşımızdaki resim aynı duruma işaret etmektedir. Şimdi size soruyorum. Zamanın akışını kim okuyacaktır? Görünürdeki sükûnetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir? Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir? Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir? Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir? Kim sabretmeyi bildiği kadar sert çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi gösterecektir? Cevap bellidir. O da Türkiye’dir.”

“Türkiye, yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri”

Bahçeli, Türkiye’nin stratejik konumu, devlet tecrübesi ve savunma sanayisindeki kapasitesiyle NATO’nun yeni döneminde merkezi bir rol üstlendiğini söyledi:

“Türkiye, makroda yalnızca stratejik konumuyla değil, tarihi birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve milli kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi’nde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamların büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir, kağıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir.”

Savunma sanayii ve ittifak içindeki kısıtlamalar

Bahçeli, NATO içinde savunma sanayisine yönelik kısıtlamaların kaldırılması gerektiğini belirterek, Türkiye’ye yönelik yaptırımların oluşturduğu güven sorununa dikkat çekti:

“Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayi kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi’nin başlıca ikazlarından biridir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir. Ancak üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye’nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir. Zira Türkiye’nin sahadaki fedakarlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak akıl karı değildir.Şayet bugün şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin harp envanterinde yerli ve milli üretim oranımız yüzde 80'leri aşıp muazzam bir şahlanışa dönüşmüşse, bu görkemli tablo milletimize dayatılan esaret cenderesinin nasıl parçalandığının resmidir. Bu sebeple Türkiye namına bu saatten sonra atılacak her olumlu adım bir lütuf değil, geç de olsa güç de olsa hakkaniyet ve hakikat ibresinin yerini bulmasıdır."

“Yeni güvenlik çağında uzay ve siber alan stratejik önemde”

Bahçeli, yeni güvenlik anlayışında uzay, siber güvenlik, veri ve istihbaratın savunmanın ayrılmaz unsurları haline geldiğini belirterek, Türkiye’nin bu alandaki kabiliyetlerine dikkat çekti:

“Değerli milletvekilleri, yeni güvenlik çağının en dikkat çekici taraflarından biri de uzay, siber veri ve istihbarat boyutunun artık savunmanın ayrılmaz bir parçası haline gelmesidir. Bu bakımdan İMECE başlığı son derece anlamlıdır. İMECE’nin NATO’nun uzay ufkunda yeni bir kabiliyet olarak gündeme gelmesi, Türkiye’nin savunmayı yalnızca karada, denizde ve havada değil, uzayda da düşünen bir devlet aklına ulaştığını göstermektedir.”

Yerli ve milli savunma sistemlerine vurgu

Bahçeli, Türkiye’nin geliştirdiği yerli ve milli savunma platformlarının ülkenin bağımsız savunma vizyonunun simgesi olduğunu ifade etti:

“İMECE, Türk mühendisinin mavi gökleri aşan kabiliyeti, semaların ötesini görüp feza karanlığını al bayrağımızla aydınlatmayı düşünen Milli Teknoloji Hamlesi’nin eseridir. Uzayın zifiri karanlığını delip geçen İMECE, Gök Kubbe’yi yaran KAAN’ın çelik kanatlarında vücut bulan irade. Yerli ve milli savunma davamızın insansız muharebe sahasındaki öncüsü KIZILELMA. Göklerdeki yeni nizamın habercileri AKINCI ve AKSUNGUR. Mavi Vatan’ın engin sularında tüm heybetiyle süzülen TCG Anadolu ve MİLGEM şaheserleri. Karada düşmanın yüreğine korku salan Altay tankımız. Tehditleri berhava eden Tayfun ve Bora füzelerimiz. Vatan sathını uçtan uca saran Çelik Kubbe’nin kilit taşları olan Siper ve Hisar sistemlerimiz. Karada, denizde, havada ve uzayda hükümranlık haklarımızın tavizsiz muhafızlarıdır.”

“Savunma sanayiindeki başarı sabır ve mücadelenin eseri”

Savunma sanayiinde elde edilen kazanımların uzun yıllara yayılan emek ve kararlılığın sonucu olduğunu vurgulayan Bahçeli, Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid’in dizelerine de atıfta bulundu:

“Böylesine devasa bir envantere elbette kolay ulaşmadık. Can Azerbaycan’ın merhum şairi Hüseyin Cavid’in dizelerinde ifade ettiği gibi. ‘Her karanlıkta çırpınır bir nur. Her hakikatte bir hayal uyur.’ Karşımızdaki bu muzaffer tablo, karanlıkta çırpınan nurun seher vaktiyle kavuşmasının, sabırla büyüyen hayallerin çelikten hakikatlere dönüşmesinin adıdır.”

Ambargolardan yerli üretime

Bahçeli, Türkiye’nin savunma sanayiinde ulaştığı seviyenin geçmişte maruz kalınan ambargo ve yaptırımların ardından geliştirilen milli üretim anlayışının sonucu olduğunu söyledi:

“Ülke imkansız denileni başardıktan sonra ‘Otur, izle.’ dediğimiz noktada yedi düvele seyrettirdiğimiz nihai utkudur. Yıllarca ilmek ilmek dokunan o vakur sabrın, ambargoların paslı prangalarını söküp atan Türk mühendislerimizin keskin zekalarının, savunma sanayiinde ter döken işçilerimizin emeklerinin bereketli mahsulüdür. Atalarımızın dediği gibi, kimi komşular insanı mal sahibi yapar. Savunma sanayiindeki bu emsalsiz şahlanışın kökleri doğrudan doğruya maruz kaldığımız tarihi dayatmaların o çetin tecrübelerinde aranmalıdır. Kıbrıs Barış Harekatı’nın hemen ardından boynumuza dolanmak istenen ambargo kemerleri, terörle mücadelede sahnelenen o iki yüzlü diplomasi, F-35 dehlizlerinde kurulan sinsi tuzaklar ve CAATSA yaptırımlarıyla örülen suni duvarlar asil milletimize kendi göbeğini kesmekten başka hiçbir yol bırakmamıştır.”

“Türk ordusunun gücü, milli iradenin eseridir”

Bahçeli, savunma sanayisindeki başarıların temelinde Türk ordusunun gücü ve milletin iradesinin bulunduğunu ifade etti:

“Maruz kalmayı elinin tersiyle iten Türk Devleti, asil fıtratının gereğini layıkıyla yerine getirmiş, kendi öz cevherine rücu ederek etrafındaki muhasara çemberini paramparça etmiştir. Asırlar evvel otağını bizzat kuran, kılıcını kendi ocağında döven, sancağını en ön safta göğüsleyen o kudretli ruh, çağımızda yerli ve milli savunma sanayiimizle yeniden hayat bulmuştur. Şunu çok iyi biliyoruz ki, semaları titreten füzelerimizin, ufukları Türk milletinin hasımlarına dar eden savaş uçaklarımızın ve deryaları yaran gemilerimizin asıl kudreti, o çeliğe can veren Türk ordusunun şanından neşet etmektedir.”

İran-ABD gerilimi ve NATO Zirvesi değerlendirmesi

Bahçeli, NATO Ankara Zirvesi sürerken ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la mutabakata ilişkin açıklamalarının bölgesel gerilimi yeniden artırdığını belirterek, diplomatik süreçlere ilişkin değerlendirmelerde bulundu:

“Değerli dava arkadaşlarım, NATO Ankara Zirvesi müzakerelere devam ederken dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğazı arasında bölünmüştür. Zirve devam ederken ABD Başkanı Donald Trump, mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme yalnızca Washington-Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen ihtilafın ifadesi değildir. Daha iki hafta önce bu kürsüden mutabakat sözlerine ilişkin duyduğumuz memnuniyeti, fakat temkinli yaklaştığımızı söylemiş, verilen sözün nihayete ulaşmasının önemini ifade etmiştik. Devletler arasında tesis edilen mutabakatın itibar ve bağlayıcılığına vurgu yapmıştık.”

“Barış sürecine güven sarsıldı”

İran’a yönelik saldırılar sonrasında mutabakatın etkisiz hale geldiğini ifade eden Bahçeli, olayların sebep-sonuç ilişkisi gözetilerek değerlendirilmesi gerektiğini söyledi:

“Diplomasinin, barışa susamış insanlığın ağzına bir parmak bal çalmak için kullanılan geçici bir aldatmaca mı, yoksa savaşın yolunu kapatacak samimi ve kalıcı bir çözüm iradesi mi olduğunu sormuştuk. Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır. Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askeri müdahalenin hedefi olmuştur.”

“İran’ın güvenliğini sağlama hakkı vardır”

Bahçeli, İran’ın güvenliğini ve egemenliğini koruma hakkına sahip olduğunu belirterek, askeri müdahalelerin meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini ifade etti:

“Bu gerçek görmezden gelinerek, Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı’nı kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğru, hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım olmayacaktır. Sebep sonuç ilişkisini tersine çevirip sonucu sebep gibi göstermek, hakikati baş aşağı çevirmekten başka bir anlam taşımayacaktır. İran’ın ülkesine yönelen saldırılar karşısında güvenliğini koruma, egemenlik haklarını müdafaa etme ve milletinin can emniyetini sağlama hakkı vardır. Hiçbir devlet, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde değildir.”

“Güvenlik kaygıları krize gerekçe olamaz”

ABD’nin güvenlik endişelerinin diplomasi yoluyla çözülebileceğini vurgulayan Bahçeli, mutabakatların devlet taahhüdü olduğuna dikkat çekti:

“Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükûnet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir. İran’dan itidal bekleyenlerin öncelikle İran’ı hedef alan askeri müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın nükleer programı, bölgedeki askeri faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması elbette tabiidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Nitekim varılan mutabakatın maksadı da budur. Ancak güvenlik kaygısı, bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz. Devletler arası münasebetler, bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfi gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsi tasarruflarla değil, ahde vefa ilkesiyle yürütülür.”

Trump’ın açıklamasına tepki

Bahçeli, ABD Başkanı Donald Trump’ın mutabakatın sona erdiğine yönelik açıklamasının devletler arası güven açısından sorunlu olduğunu belirtti:

“ABD Başkanı’nın ‘Mutabakat benim için bitti.’ açıklaması bu nedenle sorunludur. Mutabakat bir şahsın değil, devletin taahhüdür. İran’la bugün varılan mutabakatın yarın kolaylıkla terk edilmesi yalnızca Tahran’ın değil, gelecekte Washington’da masaya oturacak bütün başkentlerin zihninde aynı soruyu doğuracaktır. Buhran kazanı ne zaman yeniden kaynamaya başlayacaktır? Kargaşanın fitili hangi bahaneyle tekrar ateşlenecektir? Müzakere masasının altına döşenen saatli bomba ne zaman infilak edecektir? Barış ümidi hangi hesap uğruna bir kez daha kursaklarda bırakılacaktır? Bu sorular cevapsız bırakılamaz.”

“Açıklamanın zirve sırasında yapılması düşündürücü”

Bahçeli, Trump’ın sözlerinin NATO Zirvesi devam ederken dile getirilmesinin ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durum olduğunu ifade etti:

“Üstelik söz konusu açıklamanın NATO Zirvesi sırasında yapılması da başlı başına düşündürücüdür.NATO'nun caydırıcılığı yalnızca askeri envanterin büyüklüğüne, savunma harcamalarının miktarına veya hareket kabiliyetinin genişliğine dayanmaz. İttifakın gerçek kuvveti, üyelerinin sözüne duyulan güvene, alınan kararların öngörülebilirliğine ve müttefiklik hukukunun muhafazasına dayanır. Uluslararası bir mutabakatın süratle terk edildiği, askeri müdahalenin müzakerenin önüne geçtiği bir vasatta, aynı anda ittifak hukukundan, karşılıklı güvenceden ve müşterek güvenlikten söz etmek ciddi bir çelişki doğuracaktır. Bir taraftan müttefiklere uzun vadeli taahhütler verilirken, diğer taraftan birkaç hafta önce imzalanan bir mutabakatın sona erdiğinin açıklanması, kaçınılmaz olarak güven meselesini gündeme taşıyacaktır."

“Hürmüz’deki gerilim, küresel güvenlik ve enerji dengelerini etkiliyor”

Bahçeli, NATO Zirvesi sırasında yaşanan gelişmelerin ardından Hürmüz Boğazı’nda oluşan tabloya ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, yaşanan sürecin neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınması gerektiğini söyledi:

“Hürmüz Boğazı’nın kapatılması da işte bu kopuşun ardından meydana gelmiştir. Hürmüz’de oluşan tabloyu İran’ın sebepsiz veya keyfi bir tasarrufu gibi takdim etmek, gerçeklerin yalnızca yarısını anlatmaktadır. Hürmüz, dünya ekonomisinin, enerji arzının, deniz ticaretinin ve milyonlarca insanın geçim şartlarının birbirine bağlandığı stratejik bir geçittir. Burada yaşanan her kesinti, petrol ve doğal gazı taşıyan gemilerden başlayarak üretim maliyetlerine, ulaşım giderlerine, gıda fiyatlarına ve nihayet vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır. Hürmüz’deki kilitlenmenin anahtarı da kaynağı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır. Müzakere masasının hükmü korunup askeri yöntemlere müracaat edilmemiş olsaydı, bugün Hürmüz Boğazı’nın kapanmasını değil, nihai anlaşmanın hangi esaslar üzerinde yükseleceğini konuşuyor olacaktık. Bu nedenle öncelikle saldırılar durdurulmalı, mutabakatın ihlal edilen hükümleri yeniden işler hale getirilmeli, taraflar karşılıklı yükümlülüklerine riayet etmelidir. Barış kapısı kısa süre önce aralanmıştır. Bu kapıyı yeniden kapatan gelişmelerin üzerine soğukkanlılıkla gidilmelidir. Barışın önüne düşen gölgeyi kaldırma sorumluluğu mutabakatın taraflarına aittir.”

“Avrupa’nın stratejik geleceğinde Türkiye gerçeği göz ardı edilemez”

Bahçeli, ABD ve İran’a gerilimin düşürülmesi çağrısında bulunurken, NATO Zirvesi’nin ardından Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinin de yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti:

“Amerika Birleşik Devletleri askeri müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran da Hürmüz’deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır. Hürmüz’den yükselen gerilim daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edecektir. Unutmayalım ki savaşın kazananı olmadığı gibi, verilen söze sadakatin de kaybedeni olmayacaktır. Değerli milletvekilleri, Ankara Zirvesi’nin ardından Avrupa başkentlerinde yeniden ele alınması şart olacak, Brüksel koridorlarında tekrar gündeme oturacak en mühim başlıklardan biri Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere sürecidir. Avrupa’nın stratejik geleceği yeniden masaya yatırılmalı ve hakkaniyetli bir gelecek planı oluşturulmalıdır. Çünkü bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu sorunlar artık eski ezberlerle yönetilemeyecek kadar ağırlaşmıştır. Enerji arz güvenliğinden düzensiz göçe, savunma kapasitesinden demografik daralmaya, tedarik zincirlerinden ekonomik rekabete kadar uzanan geniş bir alanda Avrupa yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Bu yol ayrımında görmezden gelmesi mümkün olmayan bir hakikat vardır. O hakikatin adı da Türkiye’dir.”

“Türkiye’nin dışlandığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamaz”

Bahçeli, Avrupa’nın güvenlik ve istikrar politikalarında Türkiye’nin vazgeçilmez bir aktör olduğunu belirterek, Avrupa Birliği’nin üyelik sürecine yönelik yaklaşımını eleştirdi:

“Ukrayna sahasından Karadeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye’nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye’nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olamayacaktır. Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır. Bu durum bir temenni değil. Değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir. Ne var ki Avrupa Birliği uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye’nin üyelik süreci teknik kriterlerden çok siyasi önyargılarla değerlendirilmiştir. Açılması gereken fasıllar bloke edilmiş, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, verilen sözler tutulmamış, Türkiye’nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye’ye değil, Avrupa’ya da zarar vermiştir.Çünkü Avrupa Birliği, Türkiye'yi bekleme odalarında tutarken kendi stratejik ufkunu daraltmıştır. Türkiye'yi dışarıda bırakarak Avrupa'nın daha güçlü olacağını düşünenler, bugün karşı karşıya kaldıkları güvenlik ve istikrar sorunlarına dönüp bakmalıdır. Sorulması gereken sorular şunlardır. Türkiye'nin dışlandığı yıllar Avrupa'ya ne kazandırmıştır? Göç krizleri mi çözülmüştür? Enerji güvenliği mi sağlanmıştır? Savunma kapasitesi mi güçlenmiştir? Jeopolitik kırılganlıklar mı ortadan kalkmıştır? Bunların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Aksine Avrupa her geçen gün daha fazla stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci artık yalnızca üyelik müzakereleri başlığı altında ele alınabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Mesele, Avrupa'nın kendi geleceğini nasıl tasavvur ettiğidir. Mesele, Avrupa'nın jeopolitik gerçeklerle yüzleşip yüzleşemeyeceğidir. Mesele, Avrupa'nın stratejik aklıyla ideolojik önyargılar arasında hangi tercihi yapacağıdır."

"Türkiye’nin yeri Avrupa’nın bekleme salonu değil”

Bahçeli, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde ilerlemesi gerektiğini belirterek, Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımını değiştirmesi çağrısında bulundu:

“Milliyetçi Hareket Partisi olarak görüşümüz açıktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri karşılıklı saygı, egemenlik, eşitlik ve hakkaniyet temelinde ilerlemelidir. Türkiye ne bir yükümlülükten kaçmaktadır ne de bir ayrıcalık talep etmektedir. Türkiye yalnızca kendisine karşı dürüst olunmasını istemektedir. Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir. Türkiye yalnızca ortaklık hukukunun gereğinin yerine getirilmesini istemektedir. Elbette Gümrük Birliği’nin güncellenmesi önemlidir. Elbette vize serbestisi sürecinin tamamlanması önemlidir. Elbette ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi önemlidir. Ancak bunlardan daha önemli olan husus, Avrupa’nın Türkiye’yi artık geçici ihtiyaçlarının hatırlandığı, kriz zamanlarında kapısı çalınan, işler normale döndüğünde ise yeniden ötelenen bir ülke gibi görme alışkanlığından vazgeçmesidir. Türkiye’nin yeri Avrupa’nın bekleme salonu değildir. Türkiye’nin yeri, stratejik kararların şekillendiği masalarda hak ettiği ağırlıkla bulunmaktır.”

"Türkiye Avrupa için bir seçenek değil, stratejik bir gerçekliktir”

Bahçeli, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in Türkiye’nin Avrupa güvenlik mekanizmalarındaki rolüne ilişkin açıklamalarını eleştirerek, Türkiye’nin Avrupa açısından vazgeçilmez bir stratejik aktör olduğunu vurguladı:

“Bu çerçevede son günlerde Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in, Türkiye’nin Avrupa güvenlik mekanizmalarındaki rolünü Ege Denizi’ndeki ihtilaflara bağlayan açıklamaları son derece vahimdir. Avrupa’nın güvenliğini Atina’nın dar siyasi hesaplarına mahkûm etmek ne akılcıdır ne de sürdürülebilirdir. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler, üçüncü ülkelerin önyargılarına, seçim hesaplarına veya tarihi korkularına rehin bırakılamaz. Hiçbir ülke kendi ikili sorunlarını Avrupa’nın müşterek güvenlik gündemi gibi sunma hakkına sahip değildir. Hiçbir başkent Türkiye’nin meşru hak ve menfaatlerini tartışma konusu yapamaz. Türkiye’nin milli menfaatleri müzakere masalarında pazarlık unsuru değildir. Türkiye’nin egemenlik hakları herhangi bir siyasi şantajın konusu olamaz. Bu hususta tavrımızın değişmesi söz konusu dahi olamaz. Ancak burada altını çizmek istediğim konu, bu tartışmayı yalnızca Yunanistan veya belirli ihtilaflar düzeyine indirgememektir. Çünkü burada yatan niyet söze dökülenden daha büyüktür. Ve Avrupa’nın yeni dünya düzeninde nasıl bir konum alacağı, bu niyete ortak olup olmadığının sınanmasıdır. Avrupa Türkiye ile birlikte mi hareket edecek? Yoksa eski önyargıların esiri olarak mı kalacak? Önümüzdeki yıllar bu sorunun cevabını verecektir. Fakat hangi şart altında olursa olsun değişmeyecek bir gerçek varsa o da şudur. Türkiye, Avrupa için bir seçenek değil, içine düştüğü kuyuya uzanan güvenli bir halattır. Türkiye, Avrupa’nın güvenliği, istikrarı, enerji arzı, ticaret yolları ve jeopolitik dengesi bakımından vazgeçilmez bir stratejik gerçekliktir. Bu gerçeği kabul edenler kazanacaktır. Görmezden gelenler ise değişen dünyanın sert gerçeklerine er ya da geç çarpıp dağılacaktır.”

"15 Temmuz, çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür”

Bahçeli, 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nün 10. yıl dönümü dolayısıyla yaptığı değerlendirmede, darbe girişiminin yalnızca bir kalkışma değil, Türkiye’nin bağımsızlığını hedef alan çok yönlü bir işgal teşebbüsü olduğunu söyledi:

“Değerli dava arkadaşlarım, yarın Türk milletinin istiklal ve istikbal iradesine yöneltilen en vahim saldırılardan birinin bertaraf edilişinin 10. yıl dönümünü idrak edeceğiz. Yarın, 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nün onuncu seneidevriyesidir. Aradan geçen 10 yılın ardından görüyoruz ki 15 Temmuz yalnızca bir gecenin, yalnızca bir kalkışmanın, yalnızca bir darbe teşebbüsünün adı değildir. 15 Temmuz, Türk milletinin tarih boyunca verdiği bağımsızlık mücadelesinin son halkalarından biridir. 15 Temmuz yalnızca tankların sokağa çıktığı, savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı, silahların milletimize çevrildiği bir ihanet gecesi de değildir. 15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içeriden çökertilmek, milli egemenliğinin gasp edilmek ve Türk milletinin iradesinin zincire vurulmak istendiği çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür. Bu nedenle 15 Temmuz’u doğru okumak yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil, geleceği korumak bakımından da milli bir mecburiyettir.Çünkü 15 Temmuz'u sadece bir darbe olarak tarif edemeyiz. 15 Temmuz'u yalnızca FETÖ'nün kalkışması olarak değerlendirmek yetersizdir. 15 Temmuz, Çanakkale'yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır. 15 Temmuz, Milli Mücadele'de hedeflerine ulaşamayanların içeriden çözme teşebbüsüdür. 15 Temmuz, Sevr'i kabul ettiremeyenlerin farklı yöntemlerle aynı hedefe ulaşma arayışıdır. 15 Temmuz, Türk milletinin bağımsız yaşama iradesine karşı yürütülen uzun ve karanlık mücadelenin yeni bir cephesidir."

"15 Temmuz’un hatırasını yaşatmak geleceğe karşı sorumluluktur”

Bahçeli, FETÖ ile mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi gerektiğini belirterek, 15 Temmuz’un yalnızca geçmişin değil, geleceğin de doğru okunması açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu ifade etti:

“FETÖ denilen ihanet yapısı ise bu karanlık hesabın yalnızca taşeronu ve sahaya sürülmüş kirli bir maşasıdır. Bu habis örgüt yıllarca eğitim kisvesi altında büyümüştür. Hizmet söylemi altında kadrolaşmıştır. İnanç istismarıyla taraftar devşirmiştir. Hayır görüntüsü altında ihanet biriktirmiştir. Milletimizin temiz duygularını sömürmüş, devletimizin imkanlarını kullanmış, kurumlarımızın içine sızmış ve nihayet fırsatını bulduğunu düşündüğü anda Türk devletine silah doğrultmuştur. Ne acıdır ki Türk askerinin şerefli üniformasını gasp etmişlerdir. Türk polisinin makamını istismar etmişlerdir. Türk yargısının kürsülerini kirletmişlerdir. Türkbürokrasisinin emanetini kötüye kullanmışlardır. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı. O da Türk milletinin karakteriydi. Türk milletinin bağımsızlık aşkıydı. Türk milletinin devletine olan sadakatiydi. 15 Temmuz gecesi milletimiz yalnızca bir darbeyi durdurmamıştır. Her biri vicdanının sesini dinlemiştir. Her biri millet olmanın şuuruyla davranmıştır. Her biri vatan söz konusu olduğunda gerisinin teferruat olduğunu göstermiştir. Tankın karşısına çıkan bu şuurdur. Kurşunların üzerine yürüyen bu şuurdur. Bombalanan Gazi Meclisi terk etmeyen bu şuurdur. Meydanları dolduran bu şuurdur. Şehadeti göze alan bu şuurdur. Türk milleti o gece bir kez daha tarih yazmıştır. Ve tarihe şu notu düşmüştür. Bu millet esir yaşamaz. Bu millet teslim olmaz. Bu millet iradesini vesayet odaklarına bırakmaz. Bu millet devletini terör örgütlerine teslim etmez. Muhterem dava arkadaşlarım. 10. yıl dönümünde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer husus daha vardır. FETÖ ile mücadele geçmişte kalmış bir mesele değildir. FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez. Tehdidin görünmez hale gelmesi, tehdidin yok olduğu anlamına gelmez. Dün himmet adı altında örgütlenenler vardı. Bugün başka maskelerle ortaya çıkmak isteyenler olabilir. Dün eğitim kisvesini kullananlar vardı. Bugün farklı alanlarda benzer yöntemlere başvuranlar olabilir. Dün devletin mahrem yapılarına sızmaya çalışanlar vardı. Yarın başka yollar deneyenler olabilir. Bu sebeple devlet hafızasının diri tutulması, tedbirlerin tavizsiz sürdürülmesi ve milli şuurun canlı tutulması hayati önemdedir. Unutulmamalıdır ki millet hafızasını kaybettiği gün tehditler yeniden güç kazanır. Tarih şuuru zayıfladığı gün fitne odakları yeniden cesaret bulur. Milli birlik duygusu aşındığı gün Türkiye’nin karşısındaki hesaplar yeniden hareketlenir. Bu sebeple 15 Temmuz’un hatırasını yaşatmak yalnızca geçmişe saygı değildir. Aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluktur. Aynı zamanda devletimize karşı görevdir. Aynı zamanda milletimize karşı vefadır.”

"Türkiye’nin bekası günlük siyasi hesapların üzerindedir”

Bahçeli, 15 Temmuz’un devletin bekası ve milli güvenliğin siyasi tartışmaların üzerinde tutulması gerektiğini bir kez daha gösterdiğini belirterek, konuşmasını şehit ve gazileri anarak tamamladı:

“Değerli milletvekili arkadaşlarım. 15 Temmuz’un bize verdiği derslerden biri de şudur. Türkiye’nin bekası günlük siyasi hesapların üzerindedir. Devletin varlığı geçici tartışmaların üzerindedir. Milli güvenlik partiler üstü bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı her türlü görüş ayrılığının üzerindedir. Milliyetçi Hareket Partisi’nin yarım asrı aşan siyasi mücadelesi de işte bu anlayış üzerine kurulmuştur. Bizim için devlet ebed müddet ülküsü bir slogan değildir. Bizim için milli birlik ve kardeşlik yalnızca siyasi bir söylem değildir. Bizim için Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası günlük hesaplara kurban edilemeyecek büyük bir emanettir. Dün olduğu gibi bugün de aynı yerdeyiz. Vatanımız için buradayız. Milletimizin yanındayız. Cumhuriyetimizin zırhıyız. Demokrasimizin kalkanıyız. Türk bayrağının sancaktarlarıyız. Ve Allah’ın izniyle yarın da aynı yerde olmaya devam edeceğiz. Bu vesileyle 15 Temmuz gecesi şehadet mertebesine ulaşan bütün kahramanlarımızı rahmetle, minnetle ve hürmetle anıyorum. Terörle mücadelede canlarını feda eden bütün şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Gazilerimize sağlık, afiyet ve uzun ömürler niyaz ediyorum. Rabbim milletimizi her türlü fitneden, devletimizi her türlü ihanetten, vatanımızı her türlü saldırıdan muhafaza buyursun. Türk milleti bir oldukça, Türk devleti güçlü oldukça, milli birlik ve kardeşlik ruhu yaşadıkça hiçbir karanlık odağın, hiçbir ihanet şebekesinin, hiçbir emperyal projenin Türkiye üzerinde başarı şansı olmayacaktır. Çünkü başka Türkiye yoktur.Sözlerime son verirken, Okçuluk Dünya Kupası’nın Madrid ayağında altın madalyaya uzanarak ay yıldızlı bayrağımızı bir kez daha zirveye taşıyan milli gururumuz Mete Gazoz evladımızı yürekten tebrik ediyor, Türk sporuna kazandırılan başarıların artarak devamını diliyorum. Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Sağ olun. Var olun. Cenab-ı Allah’a emanet olun.”

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız