Televizyon dizilerinin toplum üzerinde oluşturabileceği birleştirici güç, yerini her geçen gün bireysel hırslara ve kaba kuvvete bırakıyor. Eskiden ekranlarda karşımıza çıkan dükkanlar veya mahalle kahvehaneleri, aslında toplumsal barışın birer simgesiydi. Zorlukların karşısında "biz bir aileyiz" diyebilen o eski ruh, bugün yerini sorunlarını silahla çözen veya kendi menfaati için en yakınını feda eden karakterlere bıraktı.
Trajediden çarpık ilişki sektörüne
Dizilerdeki aile yapısının dönüşümü, toplumsal değerlerin erozyonunu da hızlandırdı. Bir zamanlar değer yargılarının yitirilmesiyle bir ailenin nasıl birer yaprak gibi döküldüğü ibretlik bir dille anlatılırken, günümüzde durum tamamen değişti. Şimdi ise aile içindeki ihanetler, çapraz ilişki sarmalları ve ahlaki sınırları zorlayan senaryolar birer başarı hikayesi gibi sunuluyor. Bu tür yapımlar, toplumsal tabuları sadece yıkmakla kalmıyor, aynı zamanda bu kaotik yaşam tarzını genç zihinlerde "normal ve ulaşılabilir" bir gerçeklik olarak kodluyor.
Sınıf odalarında yankılanan silah sesleri
Okul koridorlarına kadar düşen şiddetin arkasında, yıllardır süregelen "mafya ve racon" romantizmi yatıyor. Yasal düzenin yerine, kendi adaletini belindeki silahla sağlayan karakterlerin kahramanlaştırılması, özellikle kimlik arayışındaki gençleri doğrudan etkiliyor. Güç kullanmanın bir saygınlık kazanma yöntemi olarak pazarlanması, okullarda akran zorbalığından cinayete varan o karanlık yolu döşeyen taşlardan biri haline geldi. "Ağır abi" olmanın, adil olmaktan daha çok prim yaptığı bir dizi dünyası, sokaktaki güvenliği de tehdit ediyor.
Mizahın ve hoşgörünün ekranlardan silinişi
Oysa Türkiye, farklılıkları aynı apartman dairesinde kahkahalarla buluşturan bir dizi kültürüne de sahipti. İnsanların birbirinin yaşam tarzına saygı duyduğu, çatışmaların kanla değil mizahla çözüldüğü o dönemlerde, ekranlar toplumu kutuplaştırmak yerine eğlendirerek iyileştiriyordu. Bugünün ağır dram, entrika ve şiddet yüklü atmosferinde; izleyiciyi ferahlatan, farklı kesimleri birleştiren o yapıcı dilin yerini derin bir karanlık almış durumda.
Ekranlardaki bu dönüşümün toplumsal ve bireysel yansımaları, uzmanlar tarafından da dikkatle inceleniyor. Televizyon ve dijital dünyadaki yozlaşma ile şiddet sarmalının derinliğini değerlendiren Uzman Psikolog Zeynep Hilal Dönmez, konuya dair sorularımıza şu cevapları verdi…
Dizilerdeki silah ve mafya teması, gençlerin zihninde şiddeti normalleştiriyor mu?
Bu etkinin tek yönlü olmadığını ve karşılıklı işliyor olabileceğini ifade eden Uzman Psikolog Zeynep Hilal Dönmez, “Ergenlik, zihnimizdeki inanç sistemlerinin ve dünyayı algılama biçimlerimizin şekillendiği çok hassas bir dönemdir. Ekranda ya da sosyal medyada şiddeti bir problem çözme yöntemi olarak gören genç bir zihnin, kendi hayatında bir engelle karşılaştığında Saldırgan modlara girmeyi meşru ve olağan bir savunma mekanizması gibi algılamaya başlayabilir. Tabi bu her gençte aynı seyretmeyecektir birçok karıştırıcı faktör de var. Ancak tam bu noktada ailenin rolünün çok kritik olduğunu hatırlamamız gerekir. Ailelerin çocuklarıyla doğru, şeffaf ve bağ kuran bir iletişimde kalması, gençler için koruyucu olabilir.” dedi.
Mafya lideri ve benzeri karakterlerin kahramanlaştırılması, gençlerin kimlik gelişimini nasıl zedeliyor?
Gençlik döneminde güçlü bir model arayışının kritik olduğunu vurgulayan Uzm. Psikolog Dönmez, “Gençlik dönemi, idealleştirilecek figürlere en çok ihtiyaç duyulan evrelerden biridir. Sadece televizyon dizilerinde değil. Sosyal medyada ve dijital dünyadaki yeni riskli oluşumlarda da kural tanımaz, şiddet yoluyla her istediğini elde eden figürlerin kahramanlaştırılması, gençlerin kimlik inşasında bazı pürüzlere yol açabilir. İç dünyasında kendini yetersiz veya dışlanmış hisseden bir genç için bu figürler veya sanal mecralardaki tehlikeli gruplar, bir aracı işlevi görebilir. Bu durum, gencin kendi gerçek benliğini geliştirmek yerine, güce ve korkutmaya dayalı, daha savunmacı ve sahte bir kimlik oluşturmaya yönelmesine zemin hazırlayabilir.” diye konuştu.
"Biz bir aileyiz" söylemlerinin yerini töre ve namus cinayeti gibi kavramların alması toplum sağlığını nasıl etkiler?
İnsanın en temel ihtiyacının güvenli bağlanma olduğunu hatırlatan Uzm. Psikolog Dönmez, "Ailenin, birey için koşulsuz sevginin sunulduğu bir güvenli üs olması beklenir. Ancak aile kavramı; dizilerde veya toplumsal söylemde baskı, töre ve cezalandırıcılıkla eşleştirildiğinde bu güvenli liman algısının zedelenebileceğini düşünebiliriz. Tabi bu etki salt ekran ve diziler sebebiyle olmaz. Temelde böyle bir durum kişinin yaşamında varsa pekiştirici olabilir. Aslında burada medyanın toplumu şekillendirmesi ile toplumun medyayı şekillendirmesinin karşılıklı, iki yönlü bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Medya, toplumun içindeki bazı aşırılıkları alıp büyüterek ekrana yansıtırken, toplum da ekranda normalleşen bu şiddet dilini kanıksayıp benimsemeye başlayabiliyor. Ailenin koruyucu ve şefkatli bir yapıdan çıkıp cezalandırıcı bir kuruma dönüşmesi, bireylerin birbirlerine güven duymalarını zorlaştırabilir; bu da toplum sağlığını uzun vadede oldukça hassaslaştırıp zedeleyebilir.” açıklamalarında bulundu.
Ekranlardaki yozlaşma, okul cinayetlerinde ne kadar pay sahibi?
Ekrandaki şiddetin tek başına bir sebep olmasa da güçlü bir katalizör veya senaryo sağlayıcı olabileceğini aktaran Dönmez, “Okulda şiddete başvuran gençlerin arka planında genellikle farklı zorluklar, dürtü kontrol sorunları veya derin bir anlaşılamama hissi bulunabiliyor. Ekrandaki şiddet içeriklerinin, halihazırda duygusal bir krizin içinde olan ve öfkesini regüle etmekte zorlanan gençlere bir tür rol veya eylem planı sunabildiğini söyleyebiliriz. Şiddeti bir güç kazanma yolu gibi yansıtan bu içeriklerin, ne yazık ki olumsuz eylemleri cesaretlendirmede bir payı olabileceğini hesaba katmalıyız.” ifadelerinde bulundu.
Gençleri bu atmosferden korumak için ebeveynler neler yapmalı?
Ebeveynlerin sadece yasak koymak yerine şefkatli ve sakin bir rol üstlenmelerinin kıymetini olduğunu belirten Dönmez, “Sadece yasak koymak veya kısıtlamak yerine çocukla ekranlarda veya sosyal medyada gördükleri üzerine yargılamadan, sohbete açık bir şekilde konuşabilmek daha faydalı olabilir. Çocuğun iç dünyasına merakla anlayışla ve kabulle yaklaşmak çok önemlidir. Evde duygusal ihtiyaçlarına şefkatle yaklaşılan, anlaşıldığını ve güvende olduğunu hisseden bir gencin, dışarıdaki veya ekranlardaki o sahte güç figürlerine sığınma ihtiyacının da doğal olarak azalabileceğini umabiliriz.” dedi.
Yeniden “biz” olabilecek miyiz?
Televizyon ve dijital dünyadaki bu karamsar tabloya rağmen, toplumsal değerleri koruyan ve bireyi şiddetten uzak tutan yapıcı bir dil inşa etmek hala mümkün görünüyor. Uzman Psikolog Dönmez’in de belirttiği gibi, medyanın toplumdaki aşırılıkları büyütmek yerine aile bağlarını ve şefkati ön plana çıkaran bir anlatıyı benimsemesi, toplum sağlığı açısından kritik önem taşıyor.
Geçmişte “biz bir aileyiz” sloganıyla hafızalara kazınan “Akasya Durağı”, karakterlerin kendine has replikleri ve absürt mizahıyla öne çıkan “Geniş Aile”, içimizi ısıtan ve köy hayatını hatırlatan “Yeşil Deniz” ile aile ve arkadaşlık ilişkilerini merkeze alan “Çocuklar Duymasın” gibi yapımlar bugün o sıcak dili yeniden kurarak gençler için sağlıklı bir atmosfer sunabilir.
Bu dönüşümde aileler; yasakçı bir tutum yerine çocuklarıyla birlikte izledikleri içerikleri sorgulayan ve onlara duygusal güven sağlayan bir rehberlik üstlenirse, ekranlardaki yozlaşmanın sınıflara sızmasını engelleyen en güçlü bariyerlerden biri olabilir.