10 Haziran 2026 Çarşamba
Twitter
Nsosyal
Instagram
AjansHaber Gündem Devlet Bahçeli: “Devran dönmüştür, asır Türk asrıdır”

Devlet Bahçeli: “Devran dönmüştür, asır Türk asrıdır”

MHP Genel Başkanı Bahçeli, TBMM’deki grup toplantısında yaptığı konuşmada küresel ölçekte yaşanan siyasi ve ekonomik krizlere dikkat çekti. Türk milliyetçiliğinin tarihsel arka planını vurgulayan Bahçeli, Kerkük meselesi ve Avrupa Birliği’nin tutumunu da eleştirerek sert mesajlar verdi.

Editör

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, konuşmasında dünya siyasetindeki dalgalanmalara işaret ederek mevcut tabloyu çok boyutlu bir analizle değerlendirdi. MHP Genel Başkanı Bahçeli, küresel ölçekte yaşanan gerilimlere ve değişen dünya düzenine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
"Dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Küresel sistemin sütunlarında çatlaklar belirginleşmekte, jeopolitik zemin kaymakta, ekonomik gerilimler ve siyasal fay hatları daha da sertleşmektedir. Devletler irade, milletler metanet, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır. Haritalar yerinde dursa bile anlamlar yer değiştirmektedir. Sınırlar sabit görünse bile tehditlerin mahiyeti değişmektedir. İşte böylesi zamanlarda millet olmanın manası da daha da derinleşir. İşte böylesi zamanlarda birbirimize daha sıkı sarılmak tarihi bir zaruret halini alır. İşte böylesi zamanlarda ayrılığı büyüten her dil, gevşekliği çoğaltan her tavır, hafızayı aşındıran her müdahale geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar. Onun içindir ki bizler bugünlerde yalnız bugünü konuşamayız. Maziyi de konuşmak zorundayız. İstikbali de konuşmak zorundayız. Yalnız hadiseleri sıralamakla yetinemeyiz. O hadiselerin hangi devlet aklı içinde anlam kazandığını, hangi millet vicdanında yer ettiğini, hangi tarihi yürüyüşün parçası olduğunu da izah etmek mecburiyetindeyiz."
 

Konuşmasında millet olmanın tarihsel ve ortak kader bilinciyle şekillenen yönüne vurgu yapan Bahçeli, şu ifadeleri kullandı:
"Bu mübarek topraklarda hayat daima müşterek kader içinde yoğrulmuştur. Bu vatanda sevinç tek başına yaşanmamış, keder müferrit bir duygunun içine hapsedilmemiştir. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmış, yenilgiler birliktemgöğüslenmiştir. Bu bakımdan millet dediğimiz hakikat, bazen bir marşla, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini. Çünkü Türk milleti, mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir."

“Millet yasla yoğurulur, neşeyle tamamlanır”
 

Bahçeli, millet kavramını kültürel birlik, ortak hafıza ve tarihsel dava bilinci üzerinden değerlendirdi:
“Millet, aynı göğe bakan, aynı toprağa emek veren, aynı bayrak altında vakar bulan, cenazede omuz omuza yürüyen, düğünde aynı sevinçle ayağa kalkan, tasada ve kıvançta birbirine yönelen büyük bir kader ortaklığıdır. Bir sazın telinde içi titreyen merhum Neşet Ertaş’ın ‘Kalpten kalbe bir yol vardır’ deyişinde ifadesini bulan o görünmez muhabbet hattını hisseden, gönülden gönüle kurulan bağı kültür köprüsüne, vicdan hattına ve sadakat zeminine dönüştüren topluluğun adıdır millet. Merhum Barış Manço’nun ‘Buyurun dostlar buyurun’ çağrısında yankılanan dostluk, paylaşma ve muhabbet duygusuyla birbirine yer açabilen, çoğalabilen ve kaynaşabilen büyük bir sentezdir millet. Çünkü millet dediğimiz hakikat sadece acıyla tahkim olunmaz, sevinci paylaşma ahlakıyla da olgunlaşır. Millet yasla yoğurulur, neşeyle tamamlanır. Hatıra ile kök salar, ülkü ile yükselir. Millet olmak, beraber yaşama arzusunun ötesinde beraber yürüme ahdidir. Beraber yürümenin üstünde ise beraberce tarih yapmak kudretidir. İşte 3 Mayıs’ı anlamlı, müstesna ve tarihi kılan esas ruh da burada saklıdır. 3 Mayıs, ülküleşmiş bir iradenin, şahsiyet kazanmış bir dava ahlakının tarih içinde görünür hale geldiği kutlu bir yolun kanla yıkanmış taşlarıdır.” 

Türk milliyetçiliğinin tarihsel direnişine dikkat çekti Bahçeli, Türk milliyetçiliğinin tarihsel süreçte yaşadığı zorluklar ve bu süreçte gösterilen direnç üzerinden sözlerini sürdürdü:
"İnsan onurunun derinden yaralandığı, insan haklarının esamesinin okunmadığı, hukuk devleti ilkesinin hiçe sayıldığı, ceza muhakemesinin esaslarının çiğnendiği bu soruşturma süreci tarihimize kara bir facia olarak kazınmıştır. Vicdanı hür, zihni pür, alnı pak Türk gençleri, “tabutluk” adı verilen dar ve bunaltıcı hücrelere kapatılmıştır. Türk milliyetçileri açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla işkenceye, hizaya çekilmek istenmiştir. Türk milliyetçileri, suyu akmayan, hastalıkların kol gezdiği dört duvar arasında dize getirilmek istenmiştir. Fakat biliyoruz ki o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu. Tehdit vardı, tereddüt yoktu. Tahrik vardı, taviz yoktu. Bedel vardı, dönüş yoktu. Baş vermek vardı, baş eğmek yoktu. Merhum Hüseyin Nihal Atsız, çağ aşan bir seslenişle şöyle haykırıyordu. ‘Delinse yer, gökse gök, yansa kül olsa dört yan, yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan, ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz.’ İşte bu haykırış, Türk milliyetçilerinin çileyle yoğrulmuş, imtihanlarla sınanmış karakterleridir. Zulümlere aldırış etmeyen, fikrini mahkûm etmeyen yiğitlerin hikayesidir. Demir parmaklıkları kırıp geçen, tabutluklara sığmayan yağızların sesidir. Budandıkça serpilen, bilendikçe keskinleşen dava adamlarının destanıdır. Çünkü Türk milliyetçiliği geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır. Türk milliyetçiliği, günü kurtarmaya memur dar kadroların değil, asırları inşa etmeye namzet olan insanların mirasıdır. Tarihine yaslanan, töresiyle yaşayan, terbiyesini köklerinde bulanların yegane sancağıdır."
 

Milliyetçi hareketin sürekliliği
 

Bahçeli, Türk dünyasının geleceğine, 3 Mayıs Türkçülük Günü’nün anlamına ve milliyetçi hareketin sürekliliğine ilişkin değerlendirmelerde bulundu:
"Bugün Türk dünyası yeniden toparlanıyorsa, yıllarca hayal sayılan ülküler somut karşılık buluyorsa, önümüzde yeni bir safha açılmış demektir. Bu yüzden 3 Mayıs bir anma günü içinde sınırlandırılamaz. 3 Mayıs bir aynadır ve herkes o aynada kendine şu soruyu sormak mecburiyetindedir. Bu dava benim için bir sözden mi ibarettir? Yoksa uğruna bedel ödenecek bir mesuliyet midir? Unutmayalım ki bu dava hatırlayanların değil, taşıyanların davasıdır. Tarih göstermektedir ki bu yürüyüş yorulanlarla sürmez. Yükü omuzlayanlarla devam eder. Yorulup kenara çekilenlere sitemimiz yoktur. Zira yükümüz ağırdır. Ancak gönlü hala bizimle atan, gözü
hala bu ocakta olan her kardeşimiz için soframızın yeri de gönlümüzün yeri de bakidir. Merhum başbuğumuz Alparslan Türkeş'in ifadesiyle, hepiniz birer Türk bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin. Biz de diyoruz ki bayrağı yere düşürmeyen, ocağına sırt çevirmeyen, ülküsünü menfaatinin önüne koyan her dava arkadaşımızın yeri bellidir. Çünkü bu ocak, sadakati unutmayanların, vefasını kaybetmeyenlerin, yükünü bu yükten ayırmayanların ocağıdır. Ve bilinmelidir ki Türk milliyetçiliği dün nasıl dimdik ayaktaysa, bugün de aynı azimle ayaktadır. Devletini ve milletini sahipsiz bırakmayacaktır. Gökte güneş kararmadıkça, ay yere düşmedikçe, sular toprakları kaplamadıkça Milliyetçi Hareket Partisi'nin Türk milletine adanmış çizgisi değişmeyecek, değiştirilemeyecektir. Bu vesileyle başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere Türk milliyetçiliğinin merhum ve muhterem abide şahsiyetlerini, 3 Mayıs 1944 davasının fedakar ve ölümsüz kahramanlarını rahmet ve minnetle yad ediyorum. 82 sene öncesinin aynı ruh ve heyecanıyla Türk ve Türkiye yüzyılına yürüyüşümüze omuz veren dava arkadaşlarımın, ülküdaşlarımın 3 Mayıs Milliyetçiler Günü'nü kutluyorum."


Bahçeli, konuşmasının devamında Türk milliyetçiliğinin coğrafi sınırları aşan tarihsel ve kültürel sorumluluğuna dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
"Değerli dava arkadaşlarım, 3 Mayıs'ta Ankara'nın sokaklarından taşan, mahkeme salonlarını yerinden oynatan, Türk milliyetçiliğinin boynuna geçirilmek istenen zillet urganını kesip atan irade bugün Kerkük denildiğinde yüreklerde yeniden zuhur etmektedir. Bizim milliyetçiliğimiz yalnız Anadolu coğrafyasına sıkıştırılabilecek bir itibar davası olarak görülemez. Nerede bir Türk yaşıyorsa, nerede bir Türk çocuğu doğuyorsa, nerede Türkçe konuşuluyorsa, orası da bizim hafıza coğrafyalarımızın, gönül haritamızın ve tarih şuurumuzun parçasıdır. Türk milliyetçiliği, tarihin bize yüklediği sorumluluğa dayanarak, sınırlarımızın ötesinde çiğnenmek istenen Türk varlığının, bastırılmak istenen Türkmen soydaşlarımızın sesinin muhafızı olmaktır. Türk milliyetçiliği, unutturulmak istenen tarihin, silinmek istenen hatıraların müdafaa hattıdır. Bu hattın yol bulduğu satıh Misak-ı Milli coğrafyasıdır. Misak-ı Milli coğrafyası denildiğinde ise yüreklerimize hasret düşmektedir. Bu hasletlerin başında ise Kerkük gelmektedir. Kerkük, ecdadımızın hüzünle yoğrulmuş emaneti, onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır. Bu itibarla Kerkük'e baktığımızda asırlık hicranı görüyoruz.Altınköprü'den Kerkük'e uzanan aidiyet ve kimlik mücadelesini görüyoruz. Kadınlarımızın feryadını, yetimlerimizin mahzunluğunu, öksüzlerimizin kimsesizliğini duyuyoruz. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz. Çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyor, feryatlarına kulak veriyoruz. Kerkük'teki yangının ateşini Ankara'dan görüyoruz. Türkmenin ağıtını Ankara'dan duyuyoruz. Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, Selçuklu olmanın, Osmanlı olmanın ve insan olmanın bir gereği olarak idrak ediyoruz."
 

“Hiçbir zafer tesadüf eseri doğmamıştır”

Kerkük ve Türkmen varlığı üzerinden Türk milliyetçiliğinin kararlılığını vurgulayan Bahçeli konuşmasına şu sözlerle devam etti:
"Şüphesiz ki tarihin hiçbir döneminde yol ayrımları birden karşımıza çıkmamıştır. Hiçbir zafer tesadüf eseri doğmamıştır. Hiçbir tarihi dönüş, talih kuşlarının kanat çırpışıyla vücut bulmamıştır. Bir değil, bin karanlık gecenin sonunda gün ağarmıştır. İnşallah o bayraklar bir gün Kerkük'te de dalgalanacaktır. Duamızın kabul oluşuna giden yolu gördük. Türkmen kardeşlerimizin sevinç naralarını duyduk. Hamdolsun tarihi bir ana şahitlik ettik. Dün Ankara'da söylenen sözler bugün Kerkük'te yankı buluyorsa, dün Ankara'da edilen dualar bugün Kerkük'te kabul oluyorsa, dün gösterilen sadakat bugün temsil kudretiyle dönüşüyorsa bunun sebebi Türk milliyetçiliği davasının büyüklüğüdür. Bizim yürüyüşümüz nasıl ki gelişigüzel adımlarla başlamadıysa, günübirlik heyecanlarla da devam etmemektedir. Bizim yürüyüşümüz, şuurla bilenmiş, sebatla keskinleşmiş uzun soluklu kutlu bir maratondur. Kerkük'ün bizlere bir miras, Türkmen soydaşlarımızın ise sahipsiz bırakılmayacak bir emanet olduğunu, Türk milletinin de ne denli elemli bir millet olduğunu bir kez daha cümle aleme göstermiş olduk. Kerkük bir daha pazarlık masalarına konu olmayacaktır. Soydaşlarımız canıyla, malıyla, diliyle ve duasıyla yurdundan koparılamayacaktır. Huzurumuz hiçbir karanlık denklemin, hiçbir kalleş müzakerenin malzemesi haline getirilemeyecektir. Türkçenin sesi kısılamayacak, hiçbir Türkmen ocağının ışığı söndürülemeyecektir.”
 

“Devran dönmüştür, asır Türk asrıdır”

Bahçeli, Türk dünyası ve milliyetçi duruşun sürekliliğine ilişkin mesajlarını Kerkük merkezli vurgularla sürdürerek şu ifadeleri kullandı:
"Devran dönmüştür, asır Türk asrıdır, Türkiye asrıdır. Kerkük yaşayacak, Türkmeneli doğrulacak, Allah'ın izniyle de ebediyen yaşayacaktır. Biz ne
Kerkük'ü unuturuz ne Musul'u zihnimizden çıkarırız ne de soydaşlarımızı sahipsiz bırakırız. Kerkük'ten Doğu Türkistan'a, Karabağ'dan Kıbrıs'a kadar ahde vefanın adı olan bütün kardeşlerimizin yanındayız. Çizgimizden sapmayız. Yolumuzdan şaşmayız, hedefi şaşırmayız. Çünkü Milliyetçi Hareket zamana göre renk değiştirmez, konuma göre biçim değiştirmez, rüzgara göre yön değiştirmez, menfaate göre söz değiştirmez. Milliyetçi ülkücü hareket, tehdit karşısında eğilmeyenlerin, tasallut karşısında çözülmeyenlerin, taarruz karşısında kaçmayanların, tahakküm karşısında korkmayanların, nerede bir Türk varsa kardeşi bilip kucaklayanların, soydaşının hukukunu sonuna kadar savunanların kutlu ve köklü duruşudur. İşte Kerkük, bu duruşun turnusolü olmuştur."
 

Irak ile stratejik ilişki ve bölgesel istikrar

Bahçeli, konuşmasında Irak ile ilişkilerin stratejik önemine ve bölgesel istikrara katkısına dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
"Değerli arkadaşlarım, Irak bizim için sıradan bir komşu ülke değildir. Kerkük'ten Musul'a, Bağdat'tan Basra'ya, Erbil'e uzanan coğrafya, ortak tarihimizin, ticaret yollarımızın, kültürel bağlarımızın ve güvenlik hassasiyetlerimizin canlı zeminidir. Irak'ta huzur güçlendikçe Türkiye'nin güney hattı rahatlar. Irak'ın birliği korundukça bölgesel denge sağlamlaşır. Bu nedenle Türkiye'nin Irak siyaseti yalnız kriz ve güvenlik başlıklarına sıkıştırılabilecek. Terörle mücadele hayati ve öncelikli olmakla birlikte ilişkilerin ufku enerji, ulaştırma, su yönetimi, sınır ticareti, altyapı, eğitim, kültür ve karşılıklı yatırımlarla genişletilmelidir. Kerkük ise bu büyük resmin en hassas başlığıdır. Türkiye için Kerkük, etnik bir gerilim alanı olmaktan önce ortak hafızanın ve birlikte yaşama iradesinin sembolüdür. Arzumuz, Kerkük'ün Türkmeniyle, Arabıyla, Kürdüyle, Süryanisiyle Irak'ın egemenliği altında güvenli, adil ve müreffeh bir şehir olarak güçlenmesidir. Irak'la dostluğumuz iyi niyet beyanlarında kalmamalıdır. Kerkük'ün eski günlerine yeniden dönmesini sağlayacak adımlar atılmalı ve ticaret yolları, enerji hatları,
güvenlik istişareleri, yatırımlar ve somut kalkınma projeleriyle kökleşmelidir. Türkiye ile Irak birlikte hareket ettikçe sınır bir ayrışma çizgisi olmaktan çıkarak refah ve emniyet kapısına dönüşür."

Konuşmasında Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımındaki söylem ve zihniyet sorunlarına dikkat çeken Bahçeli, şu ifadelere yer verdi:
“Değerli dava arkadaşlarım. Önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülüdür, kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman kibirli sözlerin arkasından kendini açık eder. Avrupa'nın Türkiye'ye bakarken içine düştüğü zihni ve siyasi yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır. Ursula Von Der Leyen 21 Nisan 2026 tarihinde Avrupa kıtasının Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini söylemiştir. Bu söz sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da tali bir aktörün beyanı sayılamaz. Avrupa Komisyonu Başkanı'nın ağzından dökülen bu söz dilin kazası olarak görülemez. Zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standartlarının başlıca dışa vurumudur. Nitekim bu küstah dilin jeopolitik bakımdan sorunlu, gerçeklikten kopuk ve çifte standartlı bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir. Hatta aynı çevreler Türkiye'nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır. Bahsettiğimiz husus gündelik bir basın polemiği seviyesinde görülemez.”

Avrupa Birliği’ne sert eleştiri

Bahçeli, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik tutumundaki çelişkileri ve stratejik yaklaşım sorunlarını eleştirdi:
"Burada da karşımıza duran şey Avrupa'nın Türkiye'yi anlamakta yaşadığı derin zihni arızadır. Avrupa Birliği Türkiye'yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride, değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır. Bir yandan ölçüt, ilke, norm ve uyum diyerek parmak sallamış, öbür yandan kendi jeopolitik ihtiyacı belirir belirmez Türkiye'yi enerji koridoru, ulaştırma kapısı, dijital bağlantı zemini ve güvenlik paydaşı olarak ve yeri geldiğinde adeta bir tampon işleviyle yeniden devreye çağırmıştır. Fakat eşitlik bahsi açıldığı anda eski kibir cümlelerine rücu etmekten geri durmamıştır. Bu tutum siyasi ahlak bakımından sakattır. Stratejik akıl bakımından tutarsızdır. Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğurmaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez. Öyle ya da böyle ister doluya konulsun almaz, ister boşa konulsun dolmaz. Türkiye jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır. Kilit noktasındadır. Cümle kapısıdır. Neydim demeyen, mağlupken ne olduğunu unutan bir tavırla mücadele etmek zorunda
kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye'nin nerede durduğu değil, Avrupa Birliği'nin nereye savrulduğudur. Mesele Ankara'nın istikameti değil, Brüksel'in ikiyüzlü siyasetidir. Mesele Türkiye'nin duruşu değil, Türkiye'yi gerektiğinde dışlayıp, gerektiğinde kullanmak isteyen çarpık, çıkarcı ve ikiyüzlü Avrupa zihniyetidir." 

Türkiye’nin uluslararası konumu ve devlet aklı 

Bahçeli, konuşmasının son bölümünde Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumuna, devlet aklına ve stratejik bağımsızlığına vurgu yaparak şu ifadeleri kullandı:
"Bakınız, bu tablo yeni de değildir. Türkiye ve dünya siyasetini satır satır okuyabilen, okuduğunu anlayan, anladığını yine ülkesi ve milleti için anlatan bizler bakımından hiç şaşırtıcı değildir. Avrupa'nın tarihi serencamı ortadadır. Coğrafi keşiflerden itibaren büyüttüğü güç, büyük ölçüde kan, gözyaşı, gaz, sömürü ve istismar çizgisi üzerinde tahkim edilmiştir. Bugün Avrupa kıtasının karşı karşıya bulunduğu asıl buhran, dışarıdaki
 evvel kendi içindeki mana kaybıdır. Niyetini ve eylemini aynı hatta buluşturamayan, değer söylemiyle çıkar siyasetini aynı anda taşımaya çalışan, eşitlik dilini menfaat hesabına feda eden Avrupa bugün kendi siyasi körlüğüyle yüz yüzedir. Şayet Avrupa Türkiye'ye karşı kullandığı dili adalet, hakkaniyet ve rasyonalite zeminine çekmezse, şayet kendisini hala eski hiyerarşi
duygusunun konforu içinde zannederse, şayet Türkiye'yi ihtiyaç anında çağrılacak, rahatlık anında ötede tutulacak bir unsur gibi görmeyi sürdürürse, kendi tarlasını nadasa mahkum eden siyasi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır. Tarih, kibrini aklının önüne geçiren merkezlerin nasıl çözüldüğüne defalarca şahittir. Ursula Von Der Leyen'in şahsında tüm Avrupa efkarına buradan sesleniyorum. Biz, kökleri Asya'nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika'ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'yiz. Bize garip bir yer göstermeye çalışanlar, büyük milletlerin harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hala idrak edememiş olanlardır. Türkiye'ye gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez. Türkiye dosttur fakat dostluğu tahrike açık bir mahiyette değildir. Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkes önce bu milletin onurunu, bu devletin vakarını ve bu tarihin ağırlığını hesaba katmak zorundadır. Herkes şunu çok iyi bilmelidir. Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu milletin acı eşiği yüksektir. Bu devletin kriz hafızası derindir. Türkiye, sarsıntı anlarında savrulmayan, yüksek basınç anlarında paniğe kapılmayan, tahrik karşısında öfkesini akla, gerilimi stratejiye, tehdidi iradeye tahvil eden köklü bir devlet geleneğinin bugünkü adıdır. Tansiyon yükseldiğinde yönünü şaşıran nice devletler görülmüştür. Türkiye ise en çetin zamanlarda dahi istikamet duygusunu muhafaza eden, soğukkanlılığı kuvvetle mezceden, sabrı kudretle tamamlayan bir devlettir. Bizim sükûnetimiz zaaf diye okunamaz. Bizim sabrımız geri çekilme işareti olarak yorumlanamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz. Bunların her biri asırların süzdüğü devlet aklının, acıyı taşıma kudretinin ve tansiyonu yönetme kabiliyetinin tezahürüdür. Türkiye'yi hafife alanlar çoğu zaman onun sessizliğini yanlış okumuş, vakarını edilgenlik sanmış, sabrını sınamayan kalkışmış, ardından da tarih karşısında mahcup olmuştur. Çünkü Türkiye'nin sessizliği boşluk sessizliği değildir. Bu sessizlik birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın ve kontrollü gücün sessizliğidir. Türkiye'nin sükûneti tereddüt sükûneti değildir. Bu sükunet devlet aklının sükûnetidir. Türkiye'nin gecikmiş görünen adımı tereddüt adımı değildir. Bu adım çoğu zaman zemini yoklayan, zamanı olgunlaştıran, sonucu tahkim eden tarih tecrübesinin adımıdır. Bizim yönümüz asırlardır Batı'yla temas eden, Batı'yla tanıyan, gerektiğinde onunla mücadele eden, gerektiğinde onunla müzakere eden büyük bir tarih çizgisi içinde şekillenmiştir. Ne Brüksel bize geldiğimiz yeri gösterebilir ne Avrupa bürokrasisi Türkiye'ye yürüyeceği yolu tarif edebilir. Türkiye'nin Rusya ile, Çin ile, Türk dünyası ile, İslam coğrafyası ile, Avrupa ile ve dünyanın sair merkezleri ile hangi ölçüde, hangi çerçevede ve hangi derinlikte ilişki kuracağına blok taassubu karar veremez. Buna ancak millî menfaatler hükmünde işleyen devlet aklı karar verir.”

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız