Sosyal medyaya baktığımızda bir marka linçi gibi gözüküyor ama bu bir “linç” değil, ölçülebilir net bir tepki. Yüzeysel bakarsan: evet bir linç kampanyası” ama veriye bakınca: Kesin, doğrulanmış platform verileri olmadan %100 net oran vermek mümkün değil. Ancak farklı platformlardaki (X, Instagram, TikTok, forumlar) yorum kümeleri incelendiğinde tablo oldukça net: Yaklaşık dağılım: %70–80 negatif reaksiyon %10–20 destekleyici / anlayışlı yorum, %10 civarı nötr / ilgisiz.
Reklama gelen tepkileri incelediğimizde bunun sadece köpeğin adamı ısırması değil, adamın köpeği ısırması haber olur ekseninden çoktan çıktığını çok net olarak görüyoruz.
Tepkileri incelediğimizde negatif tepkilerin ana ekseni şöyle…
Anneliğin değersizleştirilmesi: “Anne olmak ile hayvan sahipliğini bir tutamazsınız”
Kültürel değerlerle oynama: “Hop dedik. Burası Türkiye. Batı’dan ithal bir anlayışın Türkiye’ye zorla uyarlanması”
Destekleyen kesim ne diyor? Küçük ama görünür bir grup ise kampanyayı: Kapsayıcı, modern, “bakım veren herkes değerlidir” yaklaşımıyla doğru buluyor. Ancak kritik nokta şu ki bu kesim, Türkiye genel tüketici tabanının çoğunluğunu temsil etmiyor.
Marka açısından stratejik hata nerede? Bu kampanya teknik olarak “kötü” değil. Hatta yaratıcı. Ama yanlış yerde doğru fikir. Temel hatalar: Kültürel lokalizasyon eksikliği global mesaj ve lokal filtreye sokulmamış. Bu durum reklamcılıkta sık gördüğümüz o tehlikeli çizgide yürüyor: “Farklı olayım” derken “bağlamı kaçırmak”.
Ajans problemi: Türkiye’yi Instagram’dan okumak. Asıl kırılma burada. Bu tür kampanyalar genelde şu bakış açısıyla çıkıyor: Şehirli, plaza kültürü içinde yaşayan, evcil hayvanıyla duygusal bağ kuran, “annelik” kavramını yeniden tanımlayan bir mikro dünya. Sorun şu: Bu dünya Türkiye’nin tamamı değil. Bu kampanya, sanki: Nişantaşı + birkaç Instagram akışı + global reklam trendleri = Türkiye… gibi bir denklemle yazılmış. Diğer bir söylemse çok daha ağır. Özellikle DDB Medina Turgul Ajansın Yahudi sahiplerinden dolayı Türkiye üzerinde doğurganlığı, çoğalmayı engelleyici tarzda kültürel bir deformasyon yaptığı yönünde ithamlar var. Özellikle son dönemde Siyonist İsrailli Yahudilerin kendi nüfus artışını destekleyici ve teşvik edici iç politikalarına karşın doğu toplumları özelinde yozlaştırmaya dönük lgbt politikalarını desteklemeleri dünya gündeminde fazlaca konuşulmaya başlandı. Siyonistlerin sistematik şekilde dünyada üreme hızını düşürmeye dönük söylemleri, aile kurumu ve sosyal politikaları hedef alan bozucu dış faaliyetlerin altından çıkması, Epstein, Hollywood, Pornhub vs nerde bir yozlaşma varsa altından Siyonistlerin çıkması bu tip kültürel yozlaştırıcı mesajların arkasında mutlaka bunların olduğu şüphesini tetikliyor ve Türkiye özelinde de bu sinsi politikaların bir uzantısı gibi algılanıyor ve sosyal medyada hızla yayılıyor. Bu reklamla birlikte Bosch markasının eş zamanlı Avrupa reklamlarına baktığımızda Türkiye’de markanın ısrarla aile kavramından uzak durduğunu, Avrupadaki reklam filmlerinde aile merkezli, çocuk temalı reklamlar yaparken Türkiye’de özellikle bu kavramları dışladığını görüyoruz. Bu konuda ajans ve markanın stratejisi merak uyandırıyor. Bakalım tartışmalar paralelinde nasıl bir açıklama yapacaklar…
Sonuç: Toplumun çoğunluğu kendini bu hikâyede görmüyor, hatta itiliyor.
Bu artık “cesur reklam” değil. Bu, hedef kitleyi yanlış okumak. “Kadın kimliği” meselesi: En tehlikeli alan reklamın belki de en problemli tarafı burası. Film şunu söylemeye çalışıyor: Kadın = bakım veren, bakım = Annelik. Ama bunu yaparken biyolojik anneliği genişletmeye çalışıyor. Fakat aynı anda onu sıradanlaştırıyor. Bu ince çizgi kaçırıldığında ortaya çıkan algı şu oluyor: “Anne olmak ile herhangi bir bakım ilişkisi aynı seviyede mi?” İzleyicinin önemli bir kısmı tam burada kopuyor.
Şimdi ne yapmalı? Bosch’un önünde üç yol var: Hemen reklamı geri çekmek. Tepkilere ve reklamın içeriğine bakında en doğru seçenek bu. Çünkü olay tam bir basiret eksikliği. Ve bir açıklama yapıp: “Niyetimiz buydu vs dolambaçlı laflar etmek yerine “mesaj yanlış anlaşıldıysa sorumluluğu alıyoruz deyip, reklamı geri çekiyoruz” demek. İkincisi: Hiçbir şey olmamış gibi devam etmek… Üçüncüsü de en riskli seçenek. Mesajı savunmak “biz kapsayıcıyız” vs deyip ateşe körükle gitmek… Eminim bu mevcut tepkiyi daha da sertleştirecektir... Ajansın da burada duruşu ve yönlendirmesi önemli tabii. Belki de ajans onları bu konuda cesaretlendirecek ve tepkilere farklı bir dille cevap verecekleri yeni bir yola gireceklerdir… Bekleyip göreceğiz.
Türkiye gibi yüksek duygusal kodlara sahip bir pazarı, dar bir şehirli perspektifle okumaya çalışırsan, reklam yapmazsın — reaksiyon üretirsin. Reklamın amacı sadece dikkat çekmek değil, doğru anlaşılmaktır. Markaların amacı ise güven yaratmaktır.
Bosch bu kampanyada ilkini başardı.. ama ikincisini kaybetti! Ne diyordu Robert Bosch: İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim.