Libya’da Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH)
darbeci General Halife Hafter güçlerini geriletmesinin ardından
Sirte ve Cufra’nın kimin kontrolünde kalacağına yönelik yaşanan
gerginlik ve beklentiler, yerini -şimdilik- daha durağan bir döneme
bıraktı. Bu dönemde taraflar sahada olası bir operasyona yönelik
tahkimatlarını artırırken diğer yandan farklı taraflar arasındaki
diplomatik iletişim kanalları daha önce hiç olmadığı kadar yoğun
bir şekilde işliyor. Yürütülen diplomatik girişimlerde ise
neredeyse bütün tarafların sıklıkla dile getirdiği iki kavram
“ateşkes” ve “siyasi çözüm”. Ancak normatif açıdan kolaylıkla ifade
edilebilen iki kavramın Libya’da pratikte hayata geçirilmesi bazı
zorluklar içeriyor. UMH’nin darbeci Hafter güçlerini püskürterek
Sirte ve Cufra sınırına dayanması, Hafter destekçileri açısından
net bir kayıp olarak değerlendirilmiş ve kaybı minimize etmek için
çeşitli önlemler devreye sokulmuştu. Bu önlemlerin başında Mısır’ın
açık bir şekilde Rusya’nın ise üstü örtülü bir şekilde Sirte ve
Cufra’yı kırmızı çizgi ilan etmeleri; Fransa’nın UMH’ye yönelik
Türkiye desteğini sınırlandırmak için diplomatik ve siyasi
girişimlerde bulunması ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) diğer
aktörlerle birlikte Hafter güçlerine yeni silah transferleri yer
almıştı. Öte yandan UMH’nin sahada yakaladığı ivmeyi durdurmak için
de Hafter ve destekçileri tarafından uluslararası arenada “ateşkes”
ve “siyasi çözüm” kavramları yeniden kullanıma sokulmaya
başlanmıştı. - DİPLOMATİK GİRİŞİMLERDE TARAFLAR Bu
çerçevede Temmuz ayı içinde Libya krizinde etkili olan aktörler
arasında, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının etkisine
rağmen daha önce hiç olmadığı kadar yoğun ikili ve çok taraflı
diplomatik görüşmeler yaşanıyor. Yürütülen müzakerelerin nasıl bir
sonuç ortaya çıkaracağı net değil. Ancak Sirte ve Cufra’ya henüz
bir harekât düzenlenmemiş olması, UMH’nin de krizi salt askeri
yöntemlerle çözme konusunda ısrarcı olmadığının bir göstergesi.
Libya krizine ilişkin yürütülen diplomatik görüşmelerin
yoğunluğundaki artışın yanı sıra bu görüşmelerde etkin olmak
isteyen aktörler de oldukça fazla. Yerel aktörler açısından ele
alındığında bir tarafta Birleşmiş Milletler’in (BM) tanıdığı meşru
hükümet olan bütüncül yapıdaki UMH yer alırken diğer tarafta çoklu
bir yapı öne çıkıyor. Zira UMH diğer devletlerle gerçekleştirdiği
görüşmelerde daha ziyade Libya Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid
el-Mişri veya Başbakan Fayiz es-Serrac tarafından temsil ediliyor.
Karşı tarafta ise meşruiyeti bulunmayan Halife Hafter ve destekçisi
Tobruk Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’in yanı sıra doğu
bölgelerindeki kabile liderleri bile bazı devletlerle
gerçekleştirilen diplomatik görüşmelerde yer almaya başladı. Ancak
yerel aktörler Libya krizinin gidişatında önemli bir belirleyici
olmakla birlikte, süreç içinde bölgesel ve küresel aktörlerin krize
angajmanı kaçınılmaz bir şekilde yerel aktörlerin otonomisini
sınırlandırdı. Diğer bir ifadeyle, krizin tırmanmasında veya sona
ermesinde yerel aktörler temel olmakla birlikte artık tek
belirleyici unsur değil. Bu bağlamda soruna doğrudan veya dolaylı
bir şekilde taraf olan ve son dönemde diplomatik girişimlerini
artıran aktörlerin çabaları dikkat çekici. Son bir ay içinde Libya
krizine ilişkin ikili veya çok taraflı görüşmelerde bulunan
aktörler arasında Türkiye, Rusya, Mısır, BAE, Cezayir, Tunus,
Almanya, İtalya, Fransa, Malta, Katar, Suudi Arabistan, ABD gibi
devletler ve BM Libya Destek Misyonu bağlamında Birleşmiş
Milletler, Avrupa Birliği (AB), Arap Birliği ve Afrika Birliği gibi
uluslararası örgütler bulunuyor. Çok sayıda olmalarına rağmen
diplomatik girişimleri yürüten aktörleri, amaçları ve ortaya
çıkaracakları etkiler açısından üç grupta ele almak mümkün. Birinci
grupta Libya’daki krizin tırmanmasından doğrudan etkilenecek
olmalarından dolayı gerilimin tırmanmasını arzu etmeyen ancak
pratikte sahada gelişmeleri etkileyecek yeterli kapasitesi
bulunmayan aktörler yer alıyor. Libya’nın iki komşusu Tunus ve
Cezayir’in yanı sıra Malta, İtalya ve Almanya’nın da dâhil
edilebileceği bu grupta her bir ülkenin kendisine özgü hassasiyeti
bulunuyor. Tunus ile Cezayir, Libya’nın bölünmesi ihtimalinden ve
bölgedeki istikrarsızlığın artmasından kaygı duyarken İtalya, Malta
ve Almanya diğer kaygıların yanı sıra düzensiz göç başta olmak
üzere istikrarsızlığın kendi ülkelerini ve AB’yi etkilemesinden
kaygı duyuyor. Bu grubun bir diğer özelliği, her ne kadar açık bir
şekilde deklare etmeseler de UMH’ye daha müzahir bir pozisyona
sahip olmaları veya Hafter güçlerine açık bir destekte
bulunmamalarıdır. İkinci grupta krizden doğrudan etkilenecek
olmalarından dolayı gerilimin tırmanmasını istemeyen ve sahadaki
gelişmeler üzerinde etkisi bulunan aktörler yer alıyor. Bu grupta
UMH’yi destekleyen Türkiye ve Katar gibi ülkelerin yanı sıra Hafter
tarafında yer alan Rusya, BAE, Mısır, Fransa ve Suudi Arabistan
gibi ülkeler bulunuyor. Bu gruptaki ülkelerin hiçbiri krizin
tırmanarak Libya sınırlarını aşmasını ve dolayısıyla kendilerinin
de doğrudan dâhil olacakları veya karşı karşıya gelecekleri bir
çatışmaya yol açmasını arzu etmiyor. Üçüncü grupta ise sahada
yaşanan gelişmelerden “kaygı” duyan ancak bu kaygılarını ortadan
kaldırmak için harekete geçmeyen veya açık bir irade ortaya
koyamayan aktörler mevcut. ABD, AB ve BM’yi bu kategoride
değerlendirmek mümkün. Bu grupta yer alan aktörlerden ABD ve AB’nin
krizde yerel aktörlerden herhangi birine açıktan destek vermekten
çekindiği ve krizin gidişatında pasif bir tutum takınarak
“bekle-gör” politikası izlediği söylenebilir. - LİBYA
KRİZİNDE ÜÇ SENARYO Sirte ve Cufra hattında kilitlenen ve
son bir ayda sahanın durağan hale geldiği Libya krizindeki
gelişmeler, büyük ölçüde yukarıda ikinci grupta yer verilen
aktörlerin girişimleri sonucunda şekillenecek olup diğer gruplarda
yer alan aktörlerin girişimleri de bu gelişmeleri destekleyici
mahiyette olacaktır. Bu bağlamda Libya krizinin kısa vadedeki
gidişatı açısından karşımızda üç senaryo bulunuyor. Birinci
senaryo, tarafların pozisyonlarından ödün vermemesi ancak çatışmayı
da göze almaması ve bunun sonucunda mevcut durumun kalıcı hale
gelerek Libya’nın fiilen bölünmesi. Bu durum, Hafter ve
destekçileri açısından -deyim yerindeyse- “kârdan zarar” olarak
nitelenebilecekken, meşruiyet ve moral üstünlük gibi önemli iki
kazanımı olan UMH açısından kabul edilebilir nitelikte değil.
İkinci senaryo, UMH’nin veya Hafter güçlerinin sahada harekete
geçerek askeri yöntemle soruna çözüm bulma girişimi ve dolayısıyla
yaşanacak çatışmalar sonucunda krizin yeni bir aşamaya geçmesi. Bu
noktada yerel aktörler harekete geçme konusunda sınırsız otonomiye
sahip olmadığından kendilerine destek veren ülkelerin risk ve
maliyet planlamaları ön plana çıkıyor. Üçüncü senaryo ise yerel
aktörlere destek veren ülkelerin girişimleri sonucunda birinci ve
ikinci senaryo arasında bir “ara çözüm” bulunması ve yerel taraflar
açısından da kabul edilebilir bir girişimle krizin bir sonraki
aşamaya yönlendirilmesi. Libya krizinde çatışmaların düşük
yoğunlukta seyretmesi ve yerel aktörleri destekleyen tarafların
krizin tırmanmasını arzu etmemeleri, üçüncü senaryonun gerçekleşme
ihtimalini artırıyor. Bu senaryonun gerçekleşme ihtimalinde en
fazla öne çıkan gelişme, Türkiye ile Rusya arasında yürütülen
müzakereler. Zira Türkiye’nin UMH lehine angajmanı açık bir şekilde
deklare edilmişken, Rusya’nın Hafter lehine angajmanı da artık
gölgede kalmayan bir durum. Bu bağlamda Rusya, Hafter üzerinde
siyasi açıdan olmasa da askeri açıdan etkisi yadsınamaz bir aktör.
Dolayısıyla Sirte-Cufra hattında Türkiye ile Rusya’nın girişimiyle
ortaya konacak bir ara çözümün, en azından Libya krizindeki mevcut
belirsizliği ortadan kaldırma ihtimali bulunuyor. Bununla beraber,
bu senaryonun en önemli handikabı, BAE, Fransa ve Mısır gibi
aktörlerin krizin başından itibaren soruna sıfır toplamlı bir
mantıkla yaklaşması ve uzlaşmaya yanaşmayan tutumudur. Son
gelişmeler ışığında bu tutumlarını sürdürüp sürdürmeyecekleri ve ne
kadar maliyete daha katlanabilecekleri belirsiz. Ayrıca ara çözümün
Türkiye ile Rusya girişimi sonucunda sağlanması, şüphesiz Rusya’nın
Libya’daki etkisini arttıran bir gelişme olacaktır. Bu durumdan
kaygı duyan ABD’nin ise hâlâ net ve kapsamlı bir Libya politikası
ortaya koyamaması, sadece ABD’yi değil Libya krizini ve müdahil
olan aktörleri etkilemeye devam edecektir. Sonuç olarak Libya
krizinde diplomatik girişimler son bir ayda yoğunlaşsa da gerilimin
tırmanmasını istemeyen ve sahadaki gelişmeler üzerinde etkisi
bulunan aktörlerin krizin gidişatında daha belirleyici olacağı
öngörülüyor. Mevcut durumun tırmanmaya müsait niteliği dikkate
alındığında, en öne çıkan senaryo, bir ara çözüm bulunması. Ancak
bu durum, krizin tamamen sona ereceği anlamına gelmemeli. Hatta
böylesi bir senaryo, kalıcı ateşkesi bile sağlamayabilir. Öte
yandan Libya’daki krizin çözümünde ilerleme sağlanabilmesi ve
siyasi çözüme ulaşılabilmesi için ateşkes bir ön koşul niteliğinde.
Bu nedenle siyasi çözüm hedefi doğrultusunda kalıcı ateşkesin
sağlanabilmesi için açık ve bağlayıcı bir irade ortaya koyulması
gerekiyor. Nitekim yapılacak bir ateşkes, Hafter’e gücünü konsolide
edip tekrar UMH’ye saldırması için yeni bir fırsat sunmamalı.
Dolayısıyla Libya krizinde ateşkes, siyasi çözüm sürecinin
başlaması için zor ama imkânsız değil. Ancak bunun için başta
Hafter destekçisi ülkeler olmak üzere bütün aktörlerin söylemin
yanı sıra eyleme geçmeleri ve ahde vefa göstermeleri gerekiyor.
Donald Trump: “İran'a ait 28 mayın gemisini vurduk”
#Dünya / 11 Mart 2026
Bakan Alparslan Bayraktar, madencilerle iftar sofrasında buluştu
#Gündem / 11 Mart 2026
Yorumlar
