Son dönemde Avrupa’da Türklere ve Diyanet imamlarına yönelik
casusluk iddiaları revaçta. 15 Temmuz’dan hemen sonraki haftalarda,
Hollanda’da FETÖ bağlantılı Ahmet Taşkan’ın “Hollanda Diyanet
camilerindeki imamlar Erdoğan’ın ve Türkiye’nin ajanlarıdır”
hezeyanı ve ithamıyla başlayıp akabinde imamların Türkiye’den
finanse edilmesinin engellenmesine dair kanun tasarısının
parlamentoda (Tweede Kamer) kabul edilip senatoya sunulmasıyla
devam eden suçlamalar, giderek Avrupa geneline yayılan bir eğilim
haline geldi.
Bu çerçevede, Almanya’daki DİTİB imamlarına yönelik suçlamaların
son aylarda gündemde tutulması, 2015 yılında kabul edilen ‘İslam
Yasası’ ile Diyanet-ATİB’e bağlı imamların gönderilmesini ve yeni
imamların gelmesini yasaklamış olan Avusturya’da Yeşiller Partisi
Güvenlik Sözcüsü Peter Pilz’in “Türkiye’nin Avusturya’da 200 casusu
var” şeklindeki iddiası ve en son Almanya’da casusluk yaptıkları
şüphesiyle Federal Kriminal Dairesine (BKA) bağlı polislerin Kuzey
Ren-Vestfalya ve Rheinland-Pfalz eyaletlerinde görev yapan dört
Diyanet imamının evinde yaptıkları aramalar zikredilebilir.
Bütün bunlara, karşılıklı güveni korumak ve iyi niyet göstergeleri
ile Hollanda Din İşleri Müşaviri, Düsseldorf Din Hizmetleri Ataşesi
ve nihayet Almanya’da evleri aranan imamların geri çağrılmaları da
eklenirse, olayın ‘sindirme’ amacı ötesinde boyutların olduğu ve
sanki Diyanet’e ait Avrupa’daki kurumların kimyasını bozma ve
neticede kök ülkeyle ilişkisini koparmaya yönelik bir amacın
varlığı da sezilmiyor değil. Bu meyanda, son dönemde medyada
belirgin olarak öne çıkan söylem ve oluşturulmaya çalışılan algı,
“Daha önce tarafsız bir dini kurum olan Diyanet’in, Erdoğan-AK
Parti döneminde politikleştiği” iddiasına dayanıyor. Bütün bu
tartışmaların Türkiye’deki Anayasa referandumu öncesine denk
düşmesi de ayrıca anlamlı.
Hal böyle olunca, meseleye bir bütün olarak, etraflıca bakma ve
sağduyulu olarak analiz etme zarureti ortaya çıkıyor. Dolayısıyla
30-40 senelik süreçte, aşırılıklardan uzak İslam yorumundan ilgili
raporlarda hep övgüyle bahsedilen AB ülkelerindeki Diyanet
imamlarına yönelik bu tür suçlamaların ‘şimdi’ gündeme
getirilmesinin bazı sebeplerini de irdelemek gerekir. “Bu
suçlamalar esasen neyi hedefliyor?” ve “Ne yapılması gerekir?”
sorularının cevaplanması önem arz ediyor.
İTHAMLARIN AŞIRI SAĞ PARTİLER VE SEÇİMLERLE
İLGİSİ
“Bu olayın aşırı sağ ile ne ilgisi var?” şeklindeki bir soru burada
akla gelebilir. Diyanet imamlarına yönelik casusluk ithamlarının
yoğun olarak gündeme getirildiği Hollanda ve Avusturya’da,
yapılacak ilk seçimlerde ırkçı partilerin iktidarın en güçlü
adayları olduğu düşünüldüğünde bu ilgi ortaya çıkıyor. Zaten
İslamla ve Müslümanlarla ilgili hemen her olayda, doğrudan ya da
dolaylı olarak aşırı sağ ilgi aranmalıdır. Nitekim 15 Mart’ta genel
seçimlere gidecek olan Hollanda’da, parti programımda İslamı
yasaklayacağından söz eden G. Wilders’in partisi PVV birinci parti
durumunda ve büyük bir ihtimalle koalisyon ortağı olacak. Bundan
daha önemlisi, merkez partiler içinde de Wilders’in partisine
gidecek oylara göz koyanlar ve buna göre söylem ve pozisyon
belirleyenler bir hayli fazla.
Avusturya’da da ilk genel seçimlerde benzer bir durum söz konusu:
Irkçı-İslam karşıtı partinin iktidara gelmesine kesin gözüyle
bakılıyor. Almanya’da ise başka nedenlerle birlikte Martin
Schulz’un SPD adaylığının yanı sıra, yeni nesil aşırı sağ Frauke
Petry’nin Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AfD) gittikçe
güçlenmesi, aşırı sağ ve İslam karşıtı söylemlerin prim yapacağı
elverişli bir ortam hazırladı. Ayrıca Türkiye’nin özellikle FETÖ
mensuplarının iadesi yönündeki talepleri karşısında elini
güçlendirme amacı da göz ardı edilmemeli. Zira haklarında
Türkiye’de dava açılan FETÖ mensubu bazı isimlerin Türkiye’ye iade
edilmesi talebine Almanya'dan olumlu bir yanıt gelmiş değil.
Bütün bu İslam karşıtı ırkçı partilerin söylemlerinde, parti
programlarında İslam ve göçmen karşıtlığı, Türkiye ve Erdoğan
karşıtlığı öne çıkarken, Diyanet camilerinin ve imamlarının
entegrasyona engel olduğu yönünde iddialar görülüyor. Özellikle son
olarak zikredilen konularda, FETÖ ve benzeri ‘devşirmelerin’ bu tür
partilere ve politikacılara el altından bilgi aktardığı da
söylenebilir. Burada da somut anlamda hedefe konulan kurum Diyanet
ve imamları olmaktadır ki, aslında Türkiye ve Diyanet aleyhine esas
casusluğu FETÖ ve birtakım ‘devşirmeler’ yapmaktadır.
ORYANTALİST POLİTİKALAR VE 'DEVŞİRMELER'
Fethedilen bölgelerdeki küçük çocukların alınarak devlet çıkarların
uygun olarak yetiştirilmesi ve ardından bu insanlara yetki ve mevki
verilmesine dayanan sisteme ‘devşirme’ sistemi deniliyor. Özellikle
yükseliş dönemlerinde Osmanlı’nın Müslümanlar lehine başarıyla
uyguladığı bu sistem, bugün Batı’da adeta Müslümanlara karşı
kullanılan bir uygulamaya dönüştü. Nitekim profesyonel anlamda
yaklaşık 200-250 yıllık bir maziye sahip olan, 11 Eylül’den sonra
politik bir yöne de evrilen oryantalizmin ve oryantalist
kurumların, İslam dünyası ve Müslümanlara yönelik en önemli
hedeflerinden biri de öz kimliğine ‘yabancılaşmış’ devşirmeler
yetiştirmektir.
Bugün Batı Avrupa ve ABD başta olmak üzere pek çok ülkede, Türk
veya Müslüman olmakla birlikte, kendilerine önemli mevkiler
verilmiş ‘kraldan fazla kralcı’ tavır ve üsluplarla Müslümanlar ve
Türkiye aleyhine siyaset üreten, raporlar yazıp açıklamalar yapan
pek çok devşirmeden söz edebiliriz. Kök ülkelerine olduğu kadar,
ait oldukları din ve kültürel değerlere de ‘yabancılaşmış’ bu
tipler, Müslümanlara ve Türklere yönelik, yer yer oryantalistlerin
ve Batılı siyasetçilerin çok daha ötesine geçen keskinlikte
söylemlere sahipler. Bu anlamda, 11 Eylül’den sonra Batı’da
İslamofobi yükselirken “İslâm’ın teşvik edilmesi gereken yüzü”
olarak sunulan imamlara yönelik casusluk ithamlarının başat
aktörlerinden olan FETÖ, bu devşirmelerin post-modern dönemdeki en
önemli örneklerinden olsa gerek. Zira bu devşirme örgüt, 15
Temmuz’dan sonraki süreçte, Avrupa’daki en önemli fonksiyonunu,
gerek açıklamalarla gerekse servis ettiği bilgi ve belgelerle,
özellikle Diyanet’e ve imamlarına yönelik casusluk iddiaları ile
yapıyor. Nitekim bu tür ithamların fitili, 15 Temmuz’dan hemen
sonraki günlerde, Hollanda’da Ahmet Taşkan tarafından,
“Hollanda’daki Diyanet imamları Türkiye ve Erdoğan’ın ajanlarıdır”
şeklindeki Türkiyefobik/Erdoğanfobik hezeyanıyla yakılmıştı.
15 TEMMUZ, TÜRKOFOBİ-ERDOĞANFOBİ VE FETÖ
Bu tür hezeyanların en son örneği ise Avusturya’da Erdoğan’ı, ATİB,
DİTİB ve HDV gibi Diyanet Vakfı’na bağlı Avrupa’daki kurumları
“Casus ağı kurmak ve kitleleri mobilize etmek” ile suçlayan
Avusturya Yeşiller Partisi Güvenlik Sözcüsü Peter Pilz’den geldi.
Bu suçlamasıyla Pilz, genelde yapıldığı üzere, Diyanet’e bağlı bu
kurumlar üzerinden Türkiye’yi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türk
kurumlarını doğrudan hedef aldı. Dolayısıyla imamlara yönelik
casusluk suçlamalarının, Diyanet üzerinden Türkiye, Türk kurumları
ve Erdoğan’a yönelik bir algı operasyonu oluşu üzerinde dikkatle
durulmalı. Medyada hemen her gün, Erdoğan döneminde politikleştiği
ileri sürülen Diyanet başta olmak üzere, Türk kurum ve kuruluşları
üzerinden İslamofobik-Türkofobik-Erdoğanfobik söylemler, suçlamalar
ve ithamlar ortaya konduğu, takip edenlerin zaten malumudur.
Casusluk ithamları bağlamında, Almanya Yeşiller Partisi eş başkanı
Cem Özdemir’in, Diyanet başta olmak üzere, Almanya’daki bazı Türk
kurumlarını “radikal” ve “Türk PEGIDA’sı” olarak niteleyen
hezeyanını ve Türkiye lehindeki bazı faaliyetleri engelleme
gayretlerini de bu meyanda zikredebiliriz.
Bunun 15 Temmuz darbe girişiminden sonraki süreçle yakın ilgisi
açıktır: Türkiye’den kaçan FETÖ mensuplarının önemli bir kısmının,
Diyanet imamlarına yönelik bu tür algı operasyonlarının yapıldığı
ülkelerde ikamet ediyor olmaları tesadüf olmasa gerek. Adalet
Bakanı Bekir Bozdağ’ın ifade ettiği üzere, Türkiye aleyhine
faaliyet gösteren PKK, DHKP-C ve FETÖ gibi örgütlerin mensupları
hakkında kılını kıpırdatmayan Alman makamlarının, Diyanet
imamlarına yönelik (sözü edilen örgütlerce yapılan) ithamları
soruşturmaya dönüştürerek evlerini araması oldukça manidardır.
Meselenin bir başka yönü ise casusluk suçlamalarının,
radikal-entegrist Şiî ve Selefî fanatizminin İslam algısını domine
ettiği bir dünyada, Türkiye ve Diyanet’in, Avrupa’da ve bütün
dünyada insanî-irfanî yönleri, medeniyet ufku-vizyonu,
aşırılıklardan uzak bilimsel bilgiye dayalı İslam anlayışını ve
multi-kültürel toplumlarda birlikte yaşama kültürünü öne çıkarmayı
başarabilmesi ve bu yönde Müslümanlara ve dünyaya alternatif bakış
sunabilmesi ile ilgisidir. Ayrıca Diyanet’in, Avrupa’daki
Türkler’in dinî kimliğini korumada en önemli kurumlardan biri
olduğu düşünülürse, son iki üç yıldır özellikle Hollanda, Almanya
ve Avusturya gibi ülkelerde Diyanet üzerinden, Türkiye ile
irtibatlı, Türkiye’yle gönül bağını diri tutan, bulundukları ülkede
topluma pozitif katkıyı, entegrasyonu öne çıkaran diğer kurum ve
kuruluşlara yönelik bilinçli politikaların devreye sokulduğunu ya
da sokulabileceğini söyleyebiliriz. Zira Türkiye ve dolayısıyla
Diyanet’in bu vizyonu, Avrupa’nın Müslümanlar arasından yeni
DEAŞ’lar ve FETÖ’ler ortaya çıkmasına netice olarak yol açan bazı
politikalarına, oryantalist amaçlarına önemli bir engel olsa
gerek.
DİYANET'İN SINAVI
Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in bir süreden bu yana muhatap olduğu
bu yöndeki sorulara, sözünü ettiğimiz yönlere de vurgu yapan,
Avrupa’da Diyanet’e bağlı kurumların öneminin altını çizen bir
açıklamayla cevap verdi. Görmez’in, Alman kanunlarına göre kurulmuş
DİTİB’in DİB ile ilişkilerinin ve referans ortaklığının,
siyasi-ideolojik manipülasyonlardan uzak durularak, politik
tarafsızlıkla, uluslararası hukuk ve her iki ülkenin hukuk
sistemleri dikkate alınarak geliştirdiğini belirten ‘hukuk’ temelli
vurguları önemlidir. Ayrıca imamların itibarsızlaştırılması
girişimlerine karşı çıkması ve DİTİB’in Türkleri ve Müslümanları
FETÖ ve DEAŞ gibi örgütlerin yanlış dini telakkilerinden korumaya
yönelik fonksiyonuna işaret etmesi de özellikle not edilmelidir.
İmamlara yönelik casusluk suçlamalarını kabul edilemez olarak
niteleyen, bu suçlamaların iç siyasete malzeme yapılmaması
gerektiğini vurgulayan ve iddiaların araştırılıp gereğinin
yapılacağını bildiren ‘hukuk/ahlak’ esaslı yaklaşımın da altı
çizilmelidir. Yine bu çerçevede, Bekir Bozdağ’ın, soruşturmanın
hukuka aykırı olduğunu, Federal Adalet Bakanı Heiko Maas’ın yaptığı
açıklamaların ise yürüyen soruşturmaya müdahale niteliği taşıdığını
dile getiren hukuk vurgusunu da zikretmek gerekir.
Öyle görünüyor ki Diyanet imamları konusu, son yıllarda Avrupa’nın
Müslümanlarla ilgili en önemli sınavlarından biridir. Hâlihazırda
Almanya, Hollanda ve Avusturya’da gündeme getirilen casusluk
suçlamalarının, Diyanet imamları bulunan diğer AB ülkelerine de
yayılma potansiyeli var. Ayrıca bundan sonra da farklı algı
operasyonlarının, suçlamaların ve baskıların olması da muhtemeldir.
Dolayısıyla bir yandan kırk yıllık süreçte radikal anlayışlar
karşısında Diyanet’in rolü anlatılıp özgürlükler ve din özgürlüğü
perspektifinden Avrupa’nın yüzüne usulünce ayna tutulup bu tür
suçlamalar engellenmeye çalışılırken, diğer yandan da yeni
perspektiflerin, olasılıklara yönelik alternatif çözüm planlarının
geliştirmesi gerekiyor.
Ayrıca meselenin sadece Diyanet ve Diyanet imamları meselesi
olmadığını ve ‘devlet aklı’nı gerekli kıldığını söylemeliyiz.
Başbakan Yıldırım’ın son Almanya ziyareti, meselenin bu minvalde
ele alındığı ve FETÖ’nün iki ülkenin pek çok alandaki önemli
çıkarlarını baltalamasına izin verilmemesi yönünde mutabakata
varılmış olabileceği yönünde umut veriyor. Nitekim Merkel
görüşmesinden sonra, Başbakan Yıldırım’ın Diyanet imamlarının
casuslukla suçlanmasının doğru olmadığını vurgulaması ve “Bizim
açımızdan imamlar konusu kapandı” ifadesini kullanması buna işaret
ediyor.
[Prof. Dr. Özcan Hıdır İstanbul Sabahattin Zaim
Üniversitesi ve Rotterdam İslam Üniversitesi'nde öğretim
üyesidir]
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
