Büyük İzmir Yangınının üzerinden yaklaşık 98 yıl geçti. Bugüne kadar konuyla ilgili birbirinden önemli günlükler, belgeler, raporlar yayınlandı; kitaplar yazıldı.
Büyük İzmir Yangını, hala üzerinde tartışılan, soru işaretlerinin giderilmediği tarihi bir vaka olma özelliğini koruyor.
Geçtiğimiz günlerde dijital platform Netflix’te yayına başlayan Kulüp dizisi konuyla ilgili tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Vatikan Gizli Arşivi belgeleri yangının karanlıkta kalan noktalarına ışık tutuyor; bir asırdır yanıt arayan sorulara çarpıcı cevaplar veriyor.
Vatikan Gizli Arşivi’ne girebilen nadir isimlerden olan, tarihçi, yazar ve Yıllarboyu Tarih yazarı Rinaldo Marmara Yıllarboyu Tarih’de konuya dair bir yazı kaleme aldı.
Milli Mücadele yıllarında başrolde, Türk ve dünya tarihi açısından büyük öneme sahip olan bir Anadolu şehri vardı: İzmir…
Bu güzel şehir, Birinci Dünya Savaşı sonrası, 15 Mayıs 1919’da Yunanistan Krallığı tarafından işgal edildi.
Millî Mücadele’nin fitilini ateşleyen de bir bakıma bu işgaldi ve işgal, 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle son buldu.
İzmir, 13 Eylül’de başlayan ve yaklaşık 4 gün süren büyük bir yangına sahne olmuştu.
Dünya literatürüne ‘Büyük İzmir Yangını’ olarak geçen bu felakette binlerce insan yaşamını yitirirken; bu tarihi şehir büyük bir yıkıma ve hafıza kaybına uğradı.
Peki bu yangın nasıl ve kimler tarafından çıkartıldı?
Çoğu yabancı tarihçi ve araştırmacıların söylediği gibi İzmir’i yakan Türkler miydi ve Türkiye sebep olduğu bu felaketle yüzleşmeli miydi?
Yoksa İzmir’i başka karanlık eller mi yakmıştı?
YANGIN 4 GÜN SÜRDÜ
4 gün süren bu büyük yangın o dönemin şehir merkezi olan, bugünün Fuar Alanı’nın bulunduğu bölgeyi adeta kasıp kavurdu.
İzmir’in en zengin mahalleleri alevlere teslim oldu. Gökyüzü önce kızıla, ardından siyaha büründü.
Bilanço ağırdı. 2 milyon 600 bin metrekarelik devasa bir alan yangından etkilenmiş; 25 bin ev, iş yeri, lokanta, kilise ve daha ne varsa harabeye dönmüştü.
Güneybatıdan esen sert rüzgâr, alevleri Müslüman mahalleleri yerine kentin batısına yönlendirmiş, İzmir’in Türk ve Yahudi mahalleleri dışındaki üçte ikisi kül olmuştu.
10 BİN KİŞİ ÖLDÜ
1925 tarihli National Geographic dergisine göre Büyük İzmir Yangını’nda 10 bin kişi ölmüş, 300 milyon dolarlık da maddi zarar meydana gelmişti.
Victor Hugo’nun prensese benzettiği şehirde cesetler günlerce toplanamamış, kentin dört bir tarafını ağır kokular ve milyonlarca sinek sarmıştı.
Yangından sonraki en büyük korku ise salgın hastalıkların baş göstermesiydi.
Dünya literatürüne “The Great Fire of Smyrna” (Büyük İzmir Yangını) olarak geçen bu büyük felaket, İzmir’in sadece çehresini değil, tüm ekonomik ve sosyal görüntüsünü de değiştirdi. Tarihi günler yaşanıyordu.
Türk ordusunun İzmir’e gelişini haber alan ve İzmir’de yaşayan binlerce gayrimüslim panik içinde kentten kaçmanın yollarını arıyordu. Limanda, konsolosluklarda, cadde ve sokaklarda büyük bir kargaşa hâkimdi. Kıymetli eşyalarını birkaç bavula sığdırabilenler açıkta bekleyen gemilere binip İzmir’den ayrılmanın çarelerini bulmaya çalışıyordu.
Felaketin failleri kimlerdi?
Türk ordusunun İzmir’e girmesinden sonra kent içinde yer yer yaşanan silahlı çatışmalar, bu güzel şehri can pazarına çevirmişti. İşte böylesine bir ortamda, İzmir’de bir de büyük yangın baş göstermiş; kent alevlere teslim olmuştu. İzmir yanıyordu… Ama yanıtlanması gereken bir soru vardı. Önemli bir soru… Ateşten günlerde İzmir’de neler yaşanmış, yangını kimler çıkarmıştı? Bu felaketin faili kimlerdi?
VATİKAN GİZLİ ARŞİVLERİ IŞIĞINDA İZMİR BÜYÜK YANGINI
Farklı kesimler, Büyük İzmir Yangını’nı kimin çıkardığı sorusuna kendi perspektiflerinden farklı yanıtlar verdi. Rinaldo Marmara, Bülent Günal ile birlikte kitapta ise yangını kimin çıkardığına dair gerçeğin peşinden Vatikan’a gitti. Gizli arşivlerden, sorunun cevabına ilişkin çok önemli bilgi ve belgeleri gün yüzüne çıkardı. O dönem İzmir'de bulunan din adamları Vatikan'a yazdıkları mektuplarda gerçeği gün yüzüne çıkarıyorlardı. İşte Büyük İzmir yangınını kimlerin çıkardığına dair o çok önemli mektuplar...
İzmir Başepiskoposu Monsenyör Vallega’nın 3 Ekim 1922 tarihinde kaleme aldığı ve Vatikan [Papalık] Dışişleri Bakanı Kardinal Gasparri’ye gönderdiği rapor çarpıcı cümlelerden oluşuyor:
‘’Yunanlıların yangından sorumlu olduğu varsayımı giderek doğrulanıyor’’
‘’Zaman verimsiz konferanslar yapma zamanı değil […]. Ekselansları kötümser olmak istemem ama olan ve olmakta olan şeyler karşısında iyimser olunamaz. Dünyaya Yunanlıların ne yaptığını göstermek için Türklerin muhafazaya çalıştığı Avrupalıların mahallesi bir yıkıntıdan ibaretti. Her şey eksik, kiliseleri tekrar açmak, yeniden inşa etmek imkânsız. Yunanlıların yangından sorumlu olduğu varsayımı giderek doğrulanıyor. Buraya varışımdan beri Yunanlılardan şunu duyuyordum: İzmir’i terk etmeyeceğiz; bırakmak zorunda kalırsak ateşe vereceğiz. Ve böyle de yapıldı. Yangını önlemek veya sınırlamak için Türklerin gerekli önlemleri almadığını söyleyenler var. Yangın korkunç bomba patlamalarıyla kentin çeşitli bölgelerinde eş zamanlı olarak başladı. Üç gün ve üç gece sürdü.’’
‘’Gazetelerde yazılanlar gerçeğin neredeyse tam tersi’’
‘’(...) Fikir karışıklığı büyük ve sorumluluk kabul edilecekse eğer, bunu kabul etmek zaman alacaktır. Rumlar, Ermeniler ve Katolikler, neredeyse hepsi gitti, onların kiliseleri yandı, kalanlar yıkıldı ve bombalarla patlatıldı. Uzun zaman İzmir’de Ortodoks ibadethanesi olmayacaktır. Ekselansları, İzmir felaketi tarif edilemez, gazetelerde yazanlara itibar etmeyiniz. Neredeyse hepsi gerçeğin tam tersi. Herkes kendi açısından çok şey yaptığını gösterme peşinde, ama gerçekler çok farklı. Bazı gazetelerin yaymak istediği iyimserliğe kanmayın, dehşet olan olayların nasıl olduğunu görmek ve bilmek gerek. Zamanım olsa günlerce yazabilirim ve her seferinde gerçeği tam anlamıyla yansıtamadan.’’
“S.Pietro Martire İli”’nin dergisi “La Stella di S. Domenico” 1992 Kasım, Aralık ve 1923 Ocak sayılarında Peder Grosso’nun İzmir Yangını hakkındaki raporunu aktarıyor:
‘’Ermeni ve Yunanlılar’ın şeytani planı gerçekleşti
‘’Ermeni mahallesinde (...) bir yangın patlak verdi. İtfaiye teşkilatının ilk müdahalesi yangını kontrol altına almıştı. Lakin aynı gün, unutulamaz 13 Eylül günü, saat 14 civarında İzmir şehrini bir yığın harabeye çevirecek asıl yangın başlamıştı. Faciaların habercisi göğe yükselen ilk dev sütun bombaların, mühimmatın ve kundak malzemelerinin saklanıldığı Ermeni kulübünde çıkmıştı. Biraz sonra şehrin bilhassa Rumların ve Ermenilerin yaşadığı diğer noktalarında, eş zamanlı yangınlar patlak vermişti. Bununla Yunanların ve Ermenilerin çok zaman önce açıklanan hazin projeyi eyleme koyup, Türklere sadece harabe ve mezarlık bırakmak istediklerinin apaçık bir göstergesiydi. Şeytani plan gerçekleşmiş oldu. Kent muazzam bir mangala dönmüştü. Hiçbir kalem o sahnenin dehşetini anlatamayacak!
Bir anne bebeğini gemiye fırlattı
Midem ağzımda o vahşi sahneye şahit oldum. Gemiler rıhtıma ulaşır ulaşmaz, seçilen kişi olabilmek umuduyla binlerce kol uzanıyordu. Yavrularını sunan anneler, merhamet dileyen zayıf yaşlılar, yerinden fırlamış gözleriyle kadınlar deli gibi denize atlayıp gemilerin kenarlarına tutunmaya çalışıyorlardı. Damarda akan kanı donduran toplu bir delilikti. Pederlerimizin bulunduğu gemiye bir kadın birkaç aylık bebeğini fırlatmıştı. Dizlerine düşen bebeği Başrahibimiz “Sardegna” gemisine götürmüştü. Bir kız, daha doğrusu birkaç kız, denize atlamış batmışlardı bile. Denizciler beraber güçlükle ilerlerken, mültecilerle dopdolu bir iskele parçalanmış ve o zavallı insanlar denize düşmüştü. Birçoğunun boğulduğunu, iskelenin odunlarına takıldığını sonradan öğrendim.
*****14 Eylül 1922 tarihli Frigya Bordası’nda kaleme alınan ‘Karşıyaka’nın Son Günleri’ başlıklı belgede yazanlar…
‘’Kemal Paşa bir an önce yetişsin diye dua ediyorduk’’
‘’24 Ağustos’tan 1 Eylül’e kadar, henüz olayların ciddiyetinden şüphe duymayarak rahatça istirahat ediyorduk. (…) Uşaklı çocuklarımızdan biri, 1 Eylül sabahı çılgına dönmüş ailesiyle birlikte Karşıyaka’ya doğru koşuyordu. Yunanların tamamen hezimete uğrayıp, peşlerinden gelen Türklerden kaçtıklarını ve içine düştükleri ümitsizlikle yolları üzerindeki her şeyi yaktıklarını haber veriyordu. O sırada yalnızca, üç ya da dört kişilik bitkin ama kudurmuş çeteler halinde gelen Yunan firarilerinin öfkesinden korkuyorduk. Aynı zamanda da büyük kurtarıcımız olduğunu düşündüğümüz Kemal Paşa’nın ordusu bir an önce yetişsin diye içimizden dua ediyorduk.’’
Ermenilerin bomba attıkları iddia ediliyor
Öğleden sonra 3’e doğru, İzmir tarafında bir yangın odağı fark ettik; çok geçmeden bunu ikinci ve üçüncüsü takip etti. Her ne pahasına olursa olsun teslim olmak istemeyen Ermenilerin bombalar attıkları iddia ediliyordu. Akşamın 7’sine doğru, binamızın tepesinden görülen İzmir panoraması, bütün ihtişamıyla korku vericiydi. Üç yangın odağı birleşmiş ve tek bir ateş hattı halinde bütün Ermeni mahallesini boydan boya sarmıştı. Ateş, saatler geçtikçe daha da yayılıyordu.
‘’Kadın çocuk demeden camilere doldurup yaktılar’’
Kemal’in milliyetçi ordusu, ağustos ayının sonlarına doğru, Yunanların Anadolu cephesindeki kilit noktası Afyon Kara Hisar’ı ele geçirmişti. Aylardır açlıktan mustarip Yunan ordusunun, böyle bir felaketi tamir etmek için ne maddi ne de manevi gücü vardı. Bu, bir ricat ya da daha doğrusu bir hezimet ve hatta isyandı; çünkü söylenenlere bakılırsa binlerce firari, kumandanlarını öldürüyor ve ekmeksiz kalıp silahsız kalmadıkları için de en acımasız haydutlara dönüşüyordu. Geride Türklere yalnızca bir çöl bırakmak bahanesiyle, yolları üzerindeki köyleri yağmaladılar ve insanları kadın çocuk demeden camilere doldurup yakarak katlettikten sonra ateşe verdiler. Bu korkunç olayların ilk haberi, yatılı öğrencilerimizden birinin Ödemiş’ten kaçan ailesinin İzmir’e gelmesiyle bize ulaştı. Yunanlar kaçan kasaba sakinlerinin üzerine kurşun yağdırırlarken onlar da aralarındaymış.’’
‘’Yangın bekliyorduk’’
Şehirde, daha da dehşet verici hikâyeler yayılmaya başladı ve mahalde yapılan ziyaretler bunları doğrular mahiyetteydi. Manisa’dan geçen bir Fransız subayı, o güzelim şehrin harabeye döndüğünü, süngü darbeleriyle delik deşik edilmiş kadın ve çocuk cesetlerini gözleriyle görmüştü. Bu arada, düzenli birlikler İzmir’i tahliye ediyor, Kemalistler süratle ilerliyorlardı. 8’i 9’a bağlayan gece çok kritik, Yunanların son gecesi idi. Yangın bekliyorduk; bununla birlikte kayda değer bir şey olmadı.
Yunanlılar 9 kişilik yepyeni limuzini 12 Türk lirasına sattı
Yunan yağmacılar, Kemalistlerin gelmesiyle birlikte ganimetlerini gülünç paralar karşılığında hemen satıverdiler. 9 kişilik yepyeni bir limuzin 12 Türk Lirasına (84 Frank), bir İzmir halısı…, bir inek 1 Liraya, bir deve 20 Kuruşa (1 Frank 50) gitti. At, eşek ve katırlara gelince hemen hiçbir değerleri yoktu çünkü Yunanlar tarafından terk edilen bu binek hayvanları, sokaklarda başıboş geziyorlardı.
Ermeniler Türkler İzmir’e girdiklerinde üzerlerine bomba attı
Türkler, çok sakin ve barışçı bir edayla İzmir’e varmışlardı. Amiraller, konsoloslar ve dahi bizler, kötü bir rol sergilemek ve artık insanları katletmek istemediklerini göstermekten yana olduklarını düşünüyorduk. Ancak Ermeniler, Türkler İzmir’e girdiklerinde onların üzerine el bombaları attılar. İzmir’e ilk giren alayın kumandanı Şerafettin Beyin altında üç at öldü, bizzat Şerafettin Bey iki kez yaralandı. Evlerin üzerinden ateş ediliyor ve askerler yaralanıyordu. Bu, barutu ateşleyen kıvılcımdı.
Yangın sistemli olarak örgütlendi
İçimde şehrin tamamı yanacakmış gibi bir his vardı. Ateş çok yayılıyordu. Evimiz sanki muazzam bir havai fişekle aydınlatılmıştı. Şehrin şimdiden alev alev yanan büyük bir kısmının arz ettiği manzara, acıklı bir güzellikteydi. Saat 11.15’te, yangının mahallemize ulaştığını gördüm. Kara bir toz gözlerimize ve ağzımıza doluyor, kıvılcımlar başlarımızın üzerine düşüyordu; daha şimdiden, nefes alınamaz bir hava vardı. Sokak, kaçan sığınmacılar, kimi yerde ancak küçük bir geçit bırakan arabalarla dopdolu, tıkanmıştı. Süngü takmış birçok Türk askeri, bize bakıyorlardı. Onlardan biri: “Yassak!” diye bağırdı, yani “Geçemezsiniz!”. Bahriyelilerimiz, süngülerini öne doğrultarak: “Fransa!” deyince Türkler geçmemize izin verdiler. Şalupalara bindik ve bir kıvılcım yağmuru altında (Bunlar, yangın bombaları ya da evlerle birlikte infilak eden cephanelerden çıkıyordu.), yanan İzmir’in arz ettiği tarifsiz manzarayı seyretmek için güvertesinden ayrılmadığımız “Jean Bart”a ulaştık. Ne seyir ama! Yangının sistemli olarak örgütlendiğini anlıyorduk. Aynı anda birden ortaya çıkan yangın odakları vardı ve bunlar bir çember meydana getirerek birleşiyordu. Önce görünen mavi alevden, kundakçıların mahalleyi petrolle suladığını da anlıyorduk.
*****Başrahip Peder Ludovice Theisling şunları yazıyordu:
Yunan çetelerin yaptığı katliamlar nedeniyle Türkler çok öfkeliydi
‘’(...) Türkler tarafından saldırıya uğrama ve öldürülme endişesiyle denizciler tarafından korunan Kilisemizde gecelemeyi tercih etmiştim. 8 Eylül Cuma gecesi Kilise artık tıka basa doluydu. İtalyanların yanı sıra, iltica ve korunma talebiyle yorgan, yastık ve yataklarıyla bize sığınan Yunan aileleriyle de dopdoluydu. Türk birlikleri geldiğinde tüm İzmirliler öldürülme endişesiyle evlerine kapanıyorlardı. Türk general halkın sakin olmasını ve Türk birliklerine zarar verilmediği sürece kimsenin rahatsız edilmeyeceğini defalarca tekrarlamıştı. Lakin Türkler Yunanların Anadolu’da yaptığı katliamlardan ve dehşetlerden dolayı çok öfkeliydi.
*****20 Eylül tarihinde Peder Grosso, Peder Berro’ya şunları yazıyordu:
İzmir artık kömürleşmiş cesetlerle dolu bir harabe oldu
(...) “Olağanüstü ve hayal edilemez dehşetin silinmez etkisi altında, bizden haber vermek üzere, size birkaç satır yazıyorum. Kurtulduk! Evet öncelikle DeoGratias! Harabeler çevremizi sarmakta. Yangından hiçbir şey kurtulamadı; İzmir artık kömürleşmiş cesetlerle ekilmiş bir yığın harabe oldu. Şimdi asıl endişe artık kontrol altında olan yangın değil, bir salgının her an boy gösterebilmesiydi. Sokaklar olabilecek her türlü pislikle doluydu: leşler, paçavralar, cesetler, milyonlarca sinek ve kimse kenti temizlemeyi düşünmüyor.
