Fransa'da Türkiye ile uzlaşı arayışında olanlar ve mevcut
politikanın değişmesini savunanların sayısı hiç de az değil.
Macron’un yerel seçimlerde aldığı yenilgiyle Sarkozy devri dış
politikasını ne kadar sürdürebileceği belirsizliğini koruyor.
Muammer Kaddafi’nin “Arap Baharı” sürecinde devrilmesiyle Libya
geri dönüşü olmayan bir yola girdi. Zira halk devrimi olarak
gösterilen bu hareket, kendiliğinden gerçekleşmemiş, aksine ABD
başta olmak üzere, Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya gibi
devletlerin desteğiyle zuhura gelmişti. “Her devlet, hakimiyet
kurduğu toprak üzerinde yaşayan halkına aittir” paradigmasının
günümüzde Libya için geçerli olmadığını kabul etmek gerekir. Başka
bir ifadeyle, “Libya -ve sahip olduğu değerli petrol- halkına
bırakılmayacak kadar değerli bir ülkedir” anlayışının ülke üzerinde
siyaset uygulayan egemen güçlerin temel prensibi olduğunu
gizlemenin artık imkânı kalmadı. Öyle ki Kuzey Afrika genelinde ve
Libya özelinde, güçlü devletler aleni bir çıkar çatışması içine
girmiş durumdalar. Uluslararası hukuk ve diplomatik teamüller rafa
kaldırılmak suretiyle, amansız bir cedelleşme sergileniyor. Bu
cümleden hareketle, Libya’da çatışanlar arasında taraf olan
Fransa’nın tutumu önem arz ediyor. Çünkü görünürde meşru Libya
hükümetine muhalif en önemli Avrupa Birliği (AB) üyesi Fransa.
İtalya’nın güçsüzlüğü Fransa’ya Libya'ya yerleşme imkânı tanıdı.
Ancak Türkiye’nin güçlenmesiyle, işler Fransa için Afrika genelinde
iyi gitmiyor. Neticede Türkiye ile Fransa arasında Suriye ile
başlayan gerginlik artarak devam ediyor. İstihbarat başkanı
ile yapılan gizli görüşme nelere işaret ediyor?
Fransa-Libya münasebetleri diğer devletlerinki gibi dengeli ve
seyrinde giderken, dönemin İçişleri Bakanı olan Nicolas Sarkozy’nin
Lübnan asıllı iş adamı Ziyad Takiyeddin üzerinden Muammer Kaddafi
ile kurduğu ilişkiler, bugün Fransa’nın Libya stratejisinin
temelini oluşturuyor. Gizemli olayların meydana geldiği ve birtakım
silah satışı görüşmelerinin yapıldığı Sarkozy’nin 6 Ekim 2005’teki
Trablus ziyaretiyle, Kaddafi- Sarkozy özelinde Libya-Fransa
münasebetleri normal seyrinden farklı bir güzergâhta ilerlemeye
başlamıştı. Nitekim bu sıra dışılık, içinde 54 Fransız’ın bulunduğu
ABD uçağının düşürülmesinden sorumlu Libya İstihbarat Başkanı ile
İçişleri Bakanı Sarkozy’nin görüşmesiyle gün yüzüne çıkmışsa da,
söz konusu buluşma bugün devlet sırrı kapsamında kabul ediliyor ve
gizleniyor. Bunların sıradan, basit ticari ya da siyasi görüşmeler
olmadığı, esasen Fransa’nın, petrolü büyük, nüfuzu küçük Libya’ya
yönelik hegemonik planlarına zemin bulmaya yönelik olduğu
anlaşılıyor. Bu kapsamda en önemli girişim Fransa’da 6 Mayıs
2007’de Nicolas Sarkozy’nin başkan seçilmesinin akabinde
gerçekleşti. Yaklaşık bir buçuk yıllık derin münasebetlerin
sonucundadır ki Sarkozy ilk olarak 24 Temmuz’da Libya’da bulunan 8
Bulgar hemşirenin salıverilmesini talep etti ve bu talep derhal
gerçekleşti. Hemşireler bizzat Fransız uçağıyla ülkelerine
götürüldüler. Akabinde Aralık 2007’de Muammer Kaddafi Fransa’ya
davet edildi. Kapalı yerde kalamayacağını bildiren Kaddafi 6 gün
boyunca Fransa başkanlık ikametgâhının bahçesine kurulan çadırda
kaldı. Fransa ve Libya arasındaki tüm anlaşmaların üçte biri sadece
Sarkozy döneminde imzalandı. Bunun anlamı, Libya’nın artık Fransa
için vazgeçilmez bir pazar olmasıydı. Kaddafi zor duruma düşünce
ikili ilişkiler başka bir düzleme kaydı. Dostluk bir anda bitti.
Kaddafi’nin devrileceği ortaya çıkınca, Fransa demokrasinin, sivil
girişimin, özgürlük ve adaletin savunucusu sıfatıyla muhaliflere
desteğini tek yanlı ve tek başına ilan ederek Libya’da kalıcı
olacağını gösterdi. Öyle ki Bingazi’de sıkışan muhalifleri
kurtarmak için tek başına operasyon yapacağını dahi açıkladı. Ancak
Türkiye’nin devreye girmesiyle operasyon NATO üzerinden
gerçekleştirildi. İşte bu müdahale, Türkiye-Fransa ilişkilerinin
gerginleşeceğinin ilk işaret fişeğiydi. Libya’nın milyar
dolarının akıbeti meçhul Fransa Libya’da tek başına aktör
ülke haline gelince, AB üyesi ülkeler bu duruma sessiz kalamadılar.
Muhaliflerin zaferiyle sonuçlanan devrimin sonunda Ulusal Mutabakat
Hükümeti (UMH) kuruldu ve Libya’nın meşru yönetimi Birleşmiş
Milletler tarafından da tanındı. Bundan sonra Fransa, temelde eski
politikasını korumak istemekle birlikte, mevcut şartları da göz
önünde bulundurarak farklı bir yol uygulamaya yöneldi. Meşru
hükümete muhalif olarak kendisini dışarıda bırakan ya da hükümetin
başında “Demokles’in kılıcı” vazifesini görmesi için yedekte
tutulan General Halife Hafter, bir anda Fransa tarafından muhatap
alınır oldu. Görüldüğü kadarıyla, Kaddafi dönemindeki gibi bütüncül
bir Libya, kendi halkınca idare edilen ve halkının çıkarlarını
önceleyerek uluslararası arenada etkin olma potansiyeline sahip bir
Libya, dahası Türkiye ile hakkaniyetli ve dostane siyasi
münasebetler kurarak Afrika’da etkin olmaya başlayan bir Libya,
Fransa’nın 2007 sonrası oluşturmaya çalıştığı politikayı akamete
uğratacaktır. Bu duruma, (tekzip edilmemekle birlikte) Kaddafi
devrinden kalan 100 ila 400 milyar dolar paranın dünyanın dört bir
tarafında bloke edildiği ve bunun bir kısmının da Fransa’da
bulunduğu iddiası eklenince, durum daha ciddi bir hal alıyor.
Neticede şimdilik Fransız bankası Societe Generale 900 milyon
dolarlık bir paranın kendi hesaplarında olduğunu kabul etti. Ancak
bu rakamın sembolik olduğu aşikâr. Libya hükümeti er geç hakkı olan
parayı talep edecek ve bunun sonucunda Fransa ekonomik bir krizle
karşı karşıya kalacaktır. Bunun haricinde Fransa Libya’nın en önde
gelen ticaret ortağıydı. Devrimle birlikte ortaya çıkan kaos
yüzünden, Fransız şirketleri artık neredeyse hiçbir sektörde
faaliyet yürütemez oldu. François Hollande zamanında Fransa bu
politikalarını kısmen gevşetmiş görünüyor. Ancak Emmanuel Macron’un
başkan olmasıyla, Sarkozy dönemi dış politikasına yeniden
dönüldüğünü görmek mümkün. Elysee’ye göre Fransa için en faydalı
durumun, Türkiye ile bağlantılı olmayan, mümkünse diğer AB
ülkelerine de mesafeli bir Libya kurarak 2007’ye dönmek olduğu
anlaşılıyor. İşte Fransa, siyasetini bu iki paradigma üzerine
kurmuş durumda. Eski sömürgeci zihniyetin insana bakış açısıyla
günümüzde Kuzey Afrika’da egemenlik kurulamayacağı anlaşıldı.
Türkiye bunun farkına vararak Kuzey Afrika ve mücavir alanlarda,
insanı temel almak suretiyle, bölgenin temel ihtiyaçlarının
karşılanmasına yönelik ciddi yatırımlar yaptı ve bölgede Fransa’nın
yerini alma potansiyeli olduğunu gösterdi. Fransa ise yüzyıllardır
Mısır ve Libya hariç Afrika’yı kendi arka bahçesi, hatta
hinterlandı gibi kullandı. Dolayısıyla bu bölge Fransa’nın kırmızı
çizgisi. Bir başka ifadeyle, neredeyse “casus belli”si (savaş
sebebi). Geldiğimiz noktada durumun değişmeye başladığını ve yeni
çatışma alanlarının oluştuğunu söyleyebiliriz. Libya bu durumun
kilit noktasını teşkil ediyor. İtalya’nın güçsüzlüğü Fransa’ya
buraya yerleşme imkânı tanıdı. Ancak Türkiye’nin güçlenmesiyle,
işler Fransa için Afrika genelinde iyi gitmiyor. Neticede Türkiye
ile Fransa arasında Suriye ile başlayan gerginlik artarak devam
ediyor. Suriye’de etkin olamayan, Libya’da ekonomik ve siyasi
üstünlüğünü kaybeden Fransa, çareyi Türkiye muhalifi olan gruplara
-ki bunlar arasında Türkiye tarafından terörist ilan edilen PYD/YPG
de var- destek olmakta arıyor. Buna ilave olarak, bölgede güçlü
Türkiye’yi istemeyen, sosyalist bir doktrinle yoğrulmuş Arapçılığı
kompleks haline getiren Birleşik Arap Emirliği (BAE), Mısır ve
Suudi Arabistan gibi ülkelerle Libya’da, Doğu Akdeniz’de ciddi
varlık gösteremeyince, bu sefer Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve
Yunanistan ile işbirliğine giderek Türkiye’ye karşı kuşatma
harekâtı uygulamaya çalışıyor. Son tahlilde artık Akdeniz’de
Fransız çıkarlarına ket vuran bir Türkiye var. Dönemin İçişleri
Bakanı olan Nicolas Sarkozy’nin Lübnan asıllı iş adamı Ziyad
Takiyeddin üzerinden Muammer Kaddafi ile kurduğu ilişkiler, bugün
Fransa’nın Libya stratejisinin temelini oluşturuyor. AB ve
NATO artık Fransa’nın yanında değil Fransa’nın AB ve
NATO’yu keyfe keder kullanma eğiliminin son günlerde diğer üye
devletlerin tepkisini çektiği de ortada. İngiltere AB’den
dışlanması için gösterilen iştiyaka tepkisini Suriye ve Libya
meselelerinde Türkiye’nin yanında durarak gösterdi. Almanya ise
pasifize edilerek AB liderliğinin elinden alınması stratejisine
tepkisini Türkiye’yi destekleyip Libya’yla ilgili Berlin
Konferansı’nı düzenleyerek gösterdi. İtalya ve Malta ise doğrudan
Türkiye ile birlikte hareket etme kararı alarak Fransa’yı
Akdeniz’de izole etmeye yönelik adımlar attı. Cumhurbaşkanı Macron
idaresinde uygulanan politikanın Fransa içinde de tepki çektiği
ortada. Yapılan analizlerde “Fransa hiç bu kadar yalnızlığa
itilmedi” deniliyor. Halbuki Afrika genelinde bölgesel aktör
Fransa’ydı. Libya muhalefetinin kurtarıcısı (“saint salvatore”) da
yine Fransa’ydı. Fakat yukarıda saydığımız uygulamalardan sonra
gelinen noktada, asırlık müttefiklerince de dışlanan bir Fransa ile
karşı karşıyayız. Karşı hamle olarak, bu yalnızlığın etkisini
azaltmak amacıyla, Fransız dışişlerinde özellikle Türkiye
aleyhtarlığının arttığını görmek mümkün. Osmanlı Devleti’nin
yeniden ihya edileceği, Avrupa’nın tehlikeye gireceği gibi
söylemler gerek basında gerekse siyasilerin açıklamalarında sıkça
yer alıyor. Böylece Fransa’nın kadim müttefiklerinin Türkiye’ye
desteğinin azaltılmasının hedeflendiği ortada. Son olarak 30
Haziran’da, Fransız firkateyninin diğer gemilerin güvenliği
tehlikeye atan manevrasına karşı Türk donanmasının sert mukabelede
bulunması, Fransa’da büyük yankı uyandırdı. Dışişleri derhal NATO
ve AB nezdinde Türkiye aleyhine girişimde bulunduysa da bir netice
alamadı. Bu sonuçsuzluğun etkisinin daha sert ve Fransa için yıkıcı
etki meydana getireceği tahmin ediliyor. Zira iki büyük
uluslararası kurumda itibar kaybına uğraması ve bunun diğer
devletlerde aksülamel bulması, Fransa için uzun vadede olumsuz
sonuçlar doğuracaktır. Sert söylemlerini giderek artıran fakat
sahada o ölçüde harekât kabiliyeti olmayan Fransa’nın, bölgede
ciddiye alınmama riski her zaman var olacak. Nitekim bunu gören
aklıselim sahibi siyasetçiler içinde şimdiden Türkiye ile uzlaşı
arayışında olanlar ve mevcut politikanın değişmesini savunanların
sayısı hiç de az değil. Macron’un yerel seçimlerde aldığı
yenilgiyle Sarkozy devri dış politikasını ne kadar sürdürebileceği
şimdilik belirsizliğini koruyor.
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
