İslam şehri karakterini, Müslümanlar tarafından fethinin
ardından, henüz miladi VII. yüzyıldan itibaren alan Kudüs,
Osmanlılar döneminde, 400 yılı aşkın bir süre boyunca, tarihinin en
müreffeh ve huzurlu günlerini Kuds-i Şerif adıyla yaşadı. Şehri 11
Aralık 1917’de, yani bundan tam bir asır önce işgal eden İngiliz
General Allenby “Haçlı Seferlerinin artık sona erdiğini” ifade
ederken, aslında Kudüs mücadelesinin hiç bitmeyeceğini tahmin
ediyor muydu? Elbette bunu bilmemiz imkansız. Ancak seçim
kampanyası esnasında Trump’ın ve daha sonra Rusya dışişleri
bakanlığının Batı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını
açıklaması ve İsrail’in Kudüs’teki son günlerdeki uygulamaları, üç
semavi din tarafından kutsal olarak kabul edilen şehrin statüsü
tartışmalarını tekrar gündeme getirdi. Aslında İsrail’in nihai
hedefi, belli bir strateji çerçevesinde yıllardır adım adım
uyguladığı Kudüs’ü Müslümanlardan arındırma ve Mescid-i Aksa
hareminde Müslümanların mukaddes mekânlarını yıkarak burada
Süleyman mabedini inşa ve ihya etme politikası, maalesef İslam
dünyasının içinde bulunduğu bu sıkıntılı dönemde gereğince gündem
olamıyor. Halbuki İsrail tarafından başkent ilan edilen Kudüs’ün
statüsü, Filistin sorununun en can alıcı noktasını oluşturuyor.
Kudüs’ün statüsü sorunu, İsrail’in kurulmasından önceye kadar
uzanmakta. İsrail’in kurulmasından önce İngiliz mandası altında
bulunan Kudüs’ün, yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler planına
göre (Kasım 1947), Arap ve Yahudi bölgeleri olarak iki kısma
ayrılması öngörülmüştü. Bunu göre şehir, Birleşmiş Milletler
korumasında, uluslarası özel bir yönetime (corpus seperatum) sahip
olacaktı. Bu planın Arap liderler tarafından reddedilişinin
üzerinden çok geçmeden, Irgun ve Hagana gibi terörist örgütler
vasıtasıyla estirilen tedhiş sonucunda pek çok Kudüslü şehirlerini
terketmek zorunda kalmışlardı. Bu tedhiş eylemlerinin en bilineni,
Nisan 1948’deki Deyr Yasin köyünde 250 sivilin katledilmesiydi.
1948 sonunda Kudüs’te Müslümanların nüfusu 70 binlerden 3 bin
500’lere kadar düşmüştü.
İsrail’in 1948’de bağımsızlığını ilanıyla Arap-İsrail savaşı
başlamıştı. Birleşmiş Milletler planında yüzde 55’i Yahudilere,
yüzde 45’i ise Filistinlilere ayrılmış olan Filistin topraklarının,
yüzde 78’i bu savaşın sonunda Yahudilerin eline geçmiş ve
Filistinlilere sadece yüzde 22’si bırakılmıştı. Bundan sonra
Kudüs’ün doğusu özel statü kapsamında Ürdün’ün kontrolü altında
kaldı. Ateşkes antlaşmasına göre Eski Şehir’in güneyindeki bir
kısım insansız bölge ilan edilmiş, Ürdün yönetimi altındaki Doğu
Kudüs’te ise Cebelü’l-Meşârif (Cebelü’l-Meşhed, Mount Scopus)
bölgesi İbrani Üniversitesi’ne ve bir İsrail hastanesine
bırakılmıştı. Aynı zamanda 1967 Savaşı öncesi sınırları olarak
bilinen bu bölünme, aslında iki devletli çözüm planlarının da temel
tartışma konularından biri oldu. Batı Kudüs ise henüz 1950’de
İsrail’in başkenti olarak ilan edilmişti bile.
1967 savaşında (Altı Gün Savaşı), Filistin topraklarının geri kalan
yüzde 22’sini de işgal eden İsrail, Doğu Kudüs’ü tamamıyla kontrolü
altına aldı, kendi kurduğu Kudüs belediyesinin sınırlarına dahil
etti ve böylece şehrin tamamında hükümranlığını ilan etmiş oldu.
Ancak İsrail’in Kudüs’le ilgili uygulamaları bununla sınırlı
kalmadı: 1948’den sonra ülkede kalan Filistinlilere vatandaşlık
veren İsrail, Doğu Kudüslülere sadece oturma izni verdi.
Vatandaşlık hakkı vermeyerek, Kudüs’ten eğitim ya da iş nedeniyle
ayrılan Filistinlilerin de oturma haklarını iptal etti. Dahası,
işgal ettiği Doğu Kudüs’te nüfus dengesini Müslümanlar ve
Hıristiyanlar aleyhine bozmak maksadıyla, 200 bin kişiyi barındıran
on iki yeni Yahudi yerleşim birimine izin verdi. İnşa ettirdiği
Yahudi yerleşimleriyle Kudüs’ü çepeçevre muhasara altına alarak ve
utanç duvarları inşa ederek diğer Filistin şehirleriyle ilişkisini
kesti.
İsrail parlamentosu Knesset 1973’te aldığı kararla Doğu Kudüs’teki
Yahudi ve Araplara Kudüs belediye seçimlerinde oy verme hakkı
tanıdı. Bu kararla Doğu Kudüs batısına ilhak ediliyordu. Knesset
Kudüs’ün tamamını İsrail’in “bölünmez ezeli başkenti” ilan eden
Kudüs yasasını 1980’de onayladı. Ancak bu karar Birleşmiş Milletler
tarafından tanınmadığından, hiçbir devlet Kudüs’te büyükelçilik
açmadı.
1988’de Filistin Ulusal Konseyi başkenti (Doğu) Kudüs olan Filistin
Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. Buna karşılık, 90’ların başından
itibaren, Soğuk Savaşın sona ermesi ve SSCB’nin dağılmasıyla
birlikte, İsrail’e göç eden pek çok Sovyet ve Polonya Yahudisi
Kudüs’e yerleştirildi. İsrail bu göçleri Doğu Kudüs’teki işgalini
güçlendirmek amacıyla kullandı. Doğu Kudüs’teki yerleşimlere karşı
çıktığını açıklayan ABD, ironik bir biçimde bu yerleşimler için 400
milyon dolar kredi verdi. ABD Başkanı Geroge Bush 1992’de İsrail’e
göç edenlerin yerleşimleri için 10 milyar dolarlık bir kredi
anlaşması daha yaptı. İsrail 1995’ten itibaren bu yerleşimleri daha
da artırarak, kuzeyde Ramallah’tan güneyde el-Halil’e uzanan “Büyük
Kudüs”ü inşa etmeye başladı.
ABD Kongresi aynı yıl aldığı bir kararla ABD büyükelçiliğinin Tel
Aviv’den Kudüs’e taşınmasını onaylasa da, ABD başkanları altı aylık
periyodlar halinde bu kararı erteliyorlar. Son ABD başkanı Trump
seçim kampanyası sırasında büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması
doğrultusunda açıklamalar yapmış olsa da, bu kararı henüz icraata
dökmedi. Ancak bu açıklamalar dahi İsrail yönetimini
cesaretlendirmiş görünüyor.
Hâlen sadece Kudüs’teki Harem bölgesindeki yapıların tamiri ve
bakımı Ürdün’ün kontrolünde olmakla birlikte, Kudüs sorunu
Filistin-İsrail görüşmelerinin önünde en önemli engel olarak
duruyor. Filistin yönetimi (1967 sınırları olarak bilinen) 1949
ateşkes hattının iki toplum arasında sınır olmasını isterken,
İsrail sadece Doğu Kudüs’te Müslümanlara ve Hıristiyanlara ait
kutsal mekanların korunması hakkını Filistin yönetimine vermeyi
öngörüyor.
İsrail’in Kudüs ve burada yaşayan Müslümanlar ve Hıristiyanlar
aleyhine yaptığı sistematik faaliyetler, İslam dünyasının içinde
bulunduğu durum ve ABD başkanı Trump’ın cesaret verici
açıklamalarının da tesiriyle, gittikçe içinden çıkılmaz bir hâl
alıyor. Bütün BM kararlarına rağmen İsrail, şehirde yapılmasına
izin verdiği yahudi yerleşimleri vasıtasıyla Müslümanları ve
Hıristiyanları tecrit ederken, demografik yapıyı Müslümanlar
aleyhine değiştirmek ve şehri Müslümanlardan 'arındırmak' için
elinden geleni yapıyor. Kudüslüler’e sadece ikamet izni
verdiğinden, kısa bir müddet için dahi olsa şehir dışına çıkanların
Kudüs’teki oturma izinleri iptal ediliyor, dışarıdan gelen
Filistinlilerin de şehre girmesine izin verilmiyor. Ağır vergiler
yüklenen Müslümanların evlerini tamir etmelerine ve yeni evler inşa
etmelerine izin verilmediğinden, Filistinliler çok zor şartlarda
küçük evlerde, kalabalık bir halde yaşamak zorunda kalıyor.
Kudüs’te iş imkanı bulamayan gençler tahsil görmek ve çalışmak için
şehir dışına çıktıklarında, bir daha şehre girmelerine izin
verilmeyebiliyor. Kudüslü Müslüman ve Hıristiyan gençler ve
çocuklar ne yeterli eğitim alabiliyor ne de boş vakitlerini
değerlendirebilecekleri oyun ve spor alanlarına sahipler. Tarihi
mekanların restorasyonu ise maddi imkân olsa dahi çok karmaşık
düzenlemelere tabi. İsrail Mescid-i Aksa Hareminin altında
‘arkeolojik ve bilimsel kazılar’ adı altında onlarca galeri ve
tünel açmış durumda. Bu tüneller uzun vadede Haremdeki yapıların
çökmesiyle sonuçlanabilir ki bu da İsrail’e Süleyman mabedini
yeniden inşa etmek için bir fırsat verebilir.
Irak, Suriye, Yemen ve Libya’daki iç savaşların, Körfez bloğundaki
çatlamaların, İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabetin ve
bölgedeki toplumların yaşamakta olduğu siyasi ve sosyal
problemlerin üstüne bir de İsrail’in saatli bomba etkisine sahip
Kudüs’le ilgili uygulamaları eklenince gerginlik had safhaya
ulaşmış durumda. Şayet ABD (Trump’ın seçim çalışmalarında söz
verdiği gibi) İsrail’deki elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e
naklederse, bu hareket bölgede tam bir atom bombası etkisi
yaratır.
Son söz: Fiistin meselesi çözülmeden Ortadoğu’ya barış gelmez.
[Ortadoğu siyasi tarihi ve uluslararası ilişkiler
alanında uzman olan Prof. Dr. Cengiz Tomar, Yalova Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve rektör
yardımcısıdır]
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
