Astana: Suriye krizinde son viraj

Suriye'deki mevcut ateşkes ve Astana görüşmelerinin başlamasıyla beraber Suriye savaşında siyasi bir çözüme ulaşma ümidi ortaya çıktı...

Suriye’de yaklaşık altı yıldır süren, müttefiklerimiz ABD ve Batı’nın genel olarak umursamaz bir tavır takındığı insanlık dramı, sahanın biri küresel diğeri bölgesel iki gücü Rusya ve Türkiye’nin inisiyatifi ve çatışan tarafların da savaştan yorulmasının etkisiyle, ateşkesle nispeten sakin bir safhaya geçmiş durumda. Nispi ateşkes ihlallerine rağmen genel olarak akan kanın durması uzun zamandır beklenen önemli ve sevindirici bir gelişme. Mevcut ateşkes ve Astana görüşmelerinin başlayacak olması Suriye savaşında yeni bir aşamaya gelindiğinin bir göstergesi. Bundan sonra Suriye’de, siyasetin en acımasız aracı olan savaş yerine, görüşmeler vasıtasıyla siyasi bir çözüme ulaşma ümidi ortaya çıkmış durumda.

SURİYE'DE ASALETEN VEYA VEKALETEN SAVAŞAN ÜLKELER

Astana görüşmelerinin neler getirebileceğini anlamak için öncelikle asaleten veya vekâleten savaşan tarafların pozisyonlarını tek tek ele almak yerinde olacaktır. Rejim açısından bakıldığında Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesi öncesinde düşmek üzere olan rejim, Rusya ve İran’ın desteğiyle tekrar hayat bulmuş ve en son Halep’i ele geçirerek “Faydalı Suriye”nin (La Syrie utile) büyük kısmına hakim olarak elini kuvvetlendirmiş görünüyor. Her ne kadar muhalefet Beşşar Esed’i Suriye devlet başkanı olarak görmek istemese de Esed’e muhalif devletler bu iddialarından vazgeçmiş görünüyorlar. Türkiye ve muhaliflerin ise barış görüşmeleri esnasında Esed’in, en azından 2018 başkanlık seçimlerine kadar olan geçiş sürecinde, devletin başında bulunup bulunmayacağı hususundaki ısrarları bu sürecin en kritik noktasını oluşturuyor

ABD’nin aksine başından beri müttefiki Suriye’nin arkasında kararlı bir şekilde duran ve gerekli her türlü müdahaleyi yapmaktan çekinmeyen Rusya, bu savaşın belirleyici gücü konumunda. Akdeniz kıyısında ve İncirlik’in hemen güneyindeki üslerini büyütüp genişleten ve süresiz kullanma hakkını elde eden Rusya, adeta Suriye’de bir manda yönetimi kurmayı başarmış oldu.

Rusya belki de tarihi boyunca sıcak denizlere inme emeline maksimum düzeyde ilk defa bu kadar yaklaşmış durumda. NATO müttefiki Türkiye’yi güneyden çevrelediği gibi, İngilizlerin Kıbrıs’taki üssünün karşısına konuşlanmış oldu. Böylece Türkiye, Irak, İsrail ve bir manada Mısır’ın yeni komşusu artık Rusya. ABD’nin İncirlik ile Körfez’deki üslerinin arasına girmeyi de başararak "Doğu Akdeniz’de (Levant) ben de varım" dedi. Rusya, böylece Soğuk Savaş’ın ardından neredeyse kaybetmiş olduğu “Ortadoğu Gücü” olma özelliğini tekrar kazanarak Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra kendi çıkarları açısından büyük bir başarı daha elde etmiş ve Ortadoğu’yu tekrar iki kutuplu bir coğrafyaya dönüştürme şansını yakalamıştır. Nitekim son zamanlarda Suriye’deki hakimiyeti ve Türkiye ile yakınlaşması bunun temel göstergeleri. Öte yandan, son haberlere göre Rusya Libya’da da General Hafter ile bir deniz üssü anlaşması yaptı.

RUSYA-İRAN İTTİFAKININ ZORLUKLARI

Bir yandan Irak’ta ABD ile işbirliği yapan İran, diğer taraftan Suriye’de rejimin karada en önemli paydaşlarından biri olarak tarihi diplomatik esnekliğine uygun bir şekilde Rusya ile işbirliği yapmakta. Böylece Lübnan ve Hizbullah’a ulaşarak lojistik destek verme hususunda en önemli lokasyonu Suriye’yi elinde tutarak Türkiye’nin güneyinde Irak’tan başlayarak Akdeniz’e ve İsrail’e uzanan bir hat kurmaya muvaffak olabildi. O da Rusya gibi Doğu Akdeniz’de varlığını pekiştirdi. Suriye’de İran’ın tek dezavantajı büyük güç Rusya’nın izin verdiği ölçüde hareket edebilecek olmasıdır. Nitekim son ateşkes ile Astana görüşmelerinin İran’ın ayak diremesine rağmen Türkiye ve Rusya’nın işbirliğiyle yapıldığı algısı uluslararası kamuoyunda oldukça yaygın.

Başlangıçta müttefikleri ABD ve NATO ile birlikte, halkının reform isteklerini sertlikle bastıran Esed rejimini devirmek için yola çıkan Türkiye, müttefiklerinin kendisini yalnız bırakması karşısında özellikle Rusya ile uçak krizinin ardından reelpolitiğe uygun olarak süratle politikasını yeniledi. Rusya ile anlaşıp Fırat Kalkanı harekatını yaparak hem DEAŞ’ı hududundan uzaklaştırdı hem de PYD/YPG kontrolündeki Kürt kantonlarının arasına girerek Astana’da masada güçlü bir şekilde temsil hakkını kazandı. Böylece Rusya ile birlikte hem ateşkesin hem de Astana görüşmelerinin garantörü olma hakkını elde etti.

ÖSO MUHALEFET ADINA MASAYA OTURDU

Savaş boyunca Suriye rejimi ve Rusya tarafından terörist olarak tanımlanan Özgür Suriye Ordusu ve diğer mutedil muhalif gruplar muharebe meydanında özellikle ABD’nin yeterli desteği vermemesi sonucunda sukut-ı hayale uğramakla birlikte artık resmen muhalefet adına masaya oturma hakkını elde etmiş bulunuyorlar.

Savaşın başlangıcından beri temerküz ettikleri coğrafi konumun sunduğu imkânlar sayesinde fazla etliye sütlüye bulaşmadan kendileri açısından pragmatik bir politika izleyen PYD/YPG kontrolündeki Kürt kantonlarının birleşme umudu Fırat Kalkanı harekatıyla berhava olduğu gibi Türkiye’nin ısrarlı itirazları sonucunda bu yapının Astana görüşmelerine katılması da mümkün olmamaktadır. Trump yönetiminin, selefi Obama’nın sahadaki müttefiki olan PYD/YPG hususunda nasıl bir politika izleyeceği hususu ise şu ana kadar belirsizliğini korumaktadır. Astana’da Suriye Kürtlerini Barzani destekli Suriye Kürt Ulusal Konseyi temsil edeceği anlaşılıyor.

AKTÖRLER ASTANA'DA NASIL POZİSYON ALACAK?

Suriye’nin toprak bütünlüğü hususunda Esed rejimi, Rusya, İran, Türkiye ve ÖSO hemfikir; bu açıdan herhangi bir problem görünmüyor. Bu noktada tek istisnayı masada olmayan PYD/YPG denetimindeki Kürt kantonları oluşturuyor. ABD bu noktada PYD/YPG’ye arka çıkmazsa Kürt kantonlarının tarihte pek çok defa olduğu gibi hüsrana uğraması ve bölgedeki bağımsızlık hayallerinin başka bir bahara kalması sözkonusu. Esed ve Rusya’ya ses çıkarmayacağı anlaşılan Trump’ın ABD’si yekpâre bir Suriye’den yana olmayı yeğlerse Obama’nın müttefiki PYD/YPG’nin işi zorlaşır. Tabi bir de ABD’nin DEAŞ’a karşı PYD/YPG ile mi yoksa Türkiye ile mi savaşacağı sorusu var. Trump yönetiminde ABD’nin ne yapacağı ile ilgili bütün bu sorular özellikle Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Zira seçimden önceki açıklamalarına bakılırsa DEAŞ’a karşı savaş Trump’ın en çok önem verdiği husus.

DEAŞ ve Fethü’ş-Şam gibi örgütlerin elimine edilmesi hususunda yukarıda zikredilen hiçbir kuvvetten bir itiraz gelmesi öngörülmüyor. Şayet gelecekte yekpâre bir Suriye öngörülüyorsa en önemli problemi geçiş sürecinin Esed’li mi Esed’siz mi olacağı bahsi oluşturuyor. Rusya ve İran’ın 2018 başkanlık seçimlerine kadarki süreçte Esed’i devlet başkanı olarak görmek isteyecekleri çok açık. Bunun karşısında ise Türkiye ve muhalifler olacak. Türkiye ve muhaliflerin bu noktadaki tutumları, görüşme sürecinin sonucunu belirleyebilecek en kritik başlığı oluşturuyor.

SURİYE'DE REJİMİN GELECEĞİ

Şayet bu konuda bir anlaşmaya varılırsa geçiş döneminin ardından Suriye’de nasıl bir siyasi rejim kurulacağı ülkenin yekpare/monolitik bir entite olarak kalıp kalamayacağı hususunda belirleyici olacak. Zira bu tür iç savaşların ardından Lübnan, Bosna-Hersek ve Irak’ta olduğu gibi etnik/mezhebi ayrımlara göre yapılmış anayasalar vasıtasıyla siyasi yapının partiküler bir hale gelmesi, işlemeyen devletlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Bunun dışınaki çözümler olan federal ve konfederal sistemler ise bu bölgede daha ziyade bölünmelere yol açıyor. Belki bunlar daha sonra tartışılması gereken konular olmakla birlikte etnik/mezhebi arkaplanı ne olursa olsun herkesin eşit vatandaş olduğu bir anayasa ve buna bağlı bir siyasal nizamın kurulup kurulamayacağı ise sadece Suriye için değil bütün bölge için hayati önem taşıyor. Zira Irak’tan sonra Suriye’de de bölünmelerin meydana gelmesi bölgedeki çatışmaların daha da şiddetlenmesine ve bir domino etkisi yaratarak yeni bölünmelerin oluşmasına yol açabilir.

[Prof. Dr. Cengiz Tomar. Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü ve Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi]

Yorumlar