Sibel Kibar Can

Sibel Kibar Can

Mezopotamya'nın Külleri

Ben Mezopotamya’nın Külleriyim.
İlk kadın şairi yetiştirende benim, ilk yazıyı bulanda.
Sayıların dansı ilk bende birleşti.
Müzik bende can buldu.
İlk şehir bende kuruldu.
Dünya tüm ilkleri bende yaşarken,
İçimi boşaltıp küllerimi savurdu.

Her şey kasvetli bir karanlığa gömülmüştü. Yüzyıllar sonra bu topraklara ayak basanların tek düşündüğü elde edecekleri hazinelerdi. Mezopotamya’nın çorak toprakları arasında gizli kalmış kapıları açmanın heyecanı, yüreklerini kaplamışken bu medeniyetlerin yok oluş hikayeleri umurlarında dahi olmayacaktı. Sonuçta bulunan her yeni obje, para ve müzelerine kazandırılacak eser demekti.

Her şey Papa II.julius’un 1506 ‘da arkeolojik buluntuların toplanması ve restorasyonu için tarihçileri ve sanatçıları toplamasıyla başladı. Adına Coğrafi keşif denilecek bu çağrı Mezopotamya’nın el değmemiş saflığını bozacağı gibi zamanı geldiğinde Arkeoloji biliminin doğmasıyla sonuçlanacaktı. Papa’nın çağrısıyla  Antik dünyanın keşfi adı altında Avrupalılar Antik Yunan ve Mezopotamya’yı mesken tutmuş ülkelerine Mezopotamya’dan buldukları eserleri antika odalarında bilimsellikten uzak şekilde toplamaya başlamışlardı. 16.ve 17. yüz yılda oluşmaya başlayan bu anlayış yerini bir süre sonra Avrupalı entelektüellerin bir araya gelerek yaptıkları seyahatleri paylaştıkları Edebiyat Cumhuriyeti dönemine bırakacaktı. Bu dönemde Papa tarafından görevlendirilen ressamlar hukukçular olduğu gibi Kral tarafından görevlendirilen arkeologlar ve sonradan Kral olan II.Gustov Adolf gibi çok kişi yer alıyordu. Tabi ki hiç biri boşuna gitmemişti. Bu kişiler seyahat ettikleri yerlerde envanterler çıkarttıkları gibi ilk sınıflandırmayı yaparak toplanan her şeyi de kayıt altına almışlardı. Napolyon Bonapart’ da bu düşünceyle yola çıkmış olmalıydı ki 1798 de Mısır’a seferi sırasında yanına coğrafyacı, botanikçi, doğa bilimci ve ressam götürmüştü. Mısır hiyerogliflerinin kopyaları ve ünlü Rosetta taşında yazılan hiyeroglifler de o dönemde Avrupa’ ya taşınmıştı. Bu kopyalar daha sonra İngilizlerin eline geçecekti! (Resim 1)

(Resim 1 Rosetta Taşı)

GELENEKSEL KIYAFETLER İÇİNDE MEZOPOTAMYADA KAZI YAPAN BATILILAR

İlk Arkeolog unvanını M.Ö 556-539 yılları arasında son Babil Kralı olan Nobanidus almıştı. Nobanidus Akad Kralı Naram-Sin’e adanmış olan tapınağını ortaya çıkartmak isterken Larsa’da Hammurabi dönemine ait Şamas tapınağını bulmuştu. İşte bu keşif Nobanidus’u ilk Arkeolog yapmıştı. Nobanidus’tan yüz yıllar sonra Fransa konsolosluğunda basit bir memur olan Paul Emile Botta M.Ö 721-705 yıllarında Asur Krallığı yapmış II.Sargon’un oturduğu Dur-Şarukin’i Horsabad’ı kazacaktı. O vakte kadar Botta kazılar yapmış olsa da bunu kendi bütçesiyle yapmıştı. Botta’nın bu keşfini duyan Fransa kralı Botta’ya geniş bir bütçe ayırmıştı. Tabi ki Botta kralın bu jestine geç kalmadan yanıt vermiş. Durr-Şarukin sarayının en güzel ve en değerli parçalarını şubat 1847 de Paris’e paketletip göndermiş Kral Louis-Philippe’nin onuruna Louvre’ da ki Asur müzesinin açılışına yetiştirmişti. Mezopotamya batılılar için başlangıçta kendilerinden çok daha geride kalmış bir medeniyet gibi görünmüş olmalı ki orada bulunan eserler ellerine geçtikçe hafife ve basite aldıkları bu medeniyetin insanlığın ilklerine damga vuran yüksek bir uygarlık olduğunu sonradan anlamışlardı. Belki de bu düşünceden dolayıdır ki Fransa Kralı Philippe  Louvre’de ki Asur müzesinin açılışında Tarih sayfalarına geçecek ‘’Asur Kralı Seine kıyılarına ayak bastı. Kendisine ona daha çok yakışır yeni bir mekan, Bizim Krallığımızın sarayı tahsis edilmişti. Louvre ona içi titreyerek kapılarını açtı.’’ cümlelerini sarf etmişti. Bu batının yüzyıllarca içinde yaşadığı komplexin, büyük medeniyet kuramamanın verdiği ezikliğin cümleleriydi. Botta’nın yaptığı kazı bir başka hazine avcısı olan o dönemde Musul’da oturan İngiliz Austen Henry Layard’ın dikkatini çekmişti. Üzerine giydiği geleneksel Pers kıyafetiyle Layard sanki Mezopotamya halkından biri olmuştu.(Resim2)

(Resim 2 Pers Kıyafeti İle Austen Henry Layard)

 Layard Dicle ile büyük Zap suyunun birleştiği yerde bulunan Nimrud (eski Kalak) harabelerine göz koymuştu. Antik Ninova’nın yerleşim alanı üzerinde olduğuna inanmıştı. Fakat çok geçmeden sevgili dostu eski yazı uzmanı Rawlinson’u İngiltere yanına göndermiş çok geçmeden kazdıkları yerin Asur Kralı Asurnasirpal’den        (M.Ö 883-859) Asur’un son Kralı Asur-Etel-İlani’ye (M.Ö 626-621) kadar olan tüm kralların sarayları olduğunu anlamışlardı. Layard Nimrud’da  öyle bir hazine bulmuştu ki artık Nimrud’a kalmasına hatta Ninova’yı da kazmasına gerek kalmamıştı. Horsabad’da ki tüm buluntuları sanki kendi medeniyetlerine ve kendi topraklarına aitmişçesine İngiltere’de ki British Museum’a göndermişti. Ve Layard 1847 yılında Nimrud’u terk etmişti. Şimdilik bıraktığı hazine avına 1849-1850 de devam edecekti. Layard Mezopotamya’yı çok iyi biliyordu. Her ne kadar Tarih Layard’ı Türkofil olarak tanımlasa da Layard her zaman İngiltere’nin çıkarlarını üstün tutmuştu. Hatta Mezopotamya kazılarını da sırf Arkeolojik buluntular için araştırmamış orada bulunduğu süreç içerisinde Kuzey Suriye’den Hindistan’a gidecek kara yolunu bulma görevini de üstlenmişti. İngiliz çıkarlarını üst seviyede tutan Layard Mezopotamya’da Hindistan’n ın hammaddelerinin İngiliz mamul mallarıyla takası için en kestirme yol bulma görevini de üstlenmişti. Layard bunu yaparken bir taraftan Kuzey Suriye halkını da etnik yönden tanıma fırsatı bulmuştu. Burada yapmış olduğu araştırmaları ve izlenimleri İngiltere de 1849 yılında yayınladığı Ninova ve Kalıntıları: Kürdistan’nın Keldani Hristiyanları’na bir ziyaretin kayıtları ve Yezidiler ya da Şeytan’a tapanlar adı altında iki kitapta toplamıştı.      Kitabın içeriğini bilmiyorum fakat Layard gibi renkli bir kişilik Mezopotamya’daki izlenimlerini aktardığı bu kitabın kendinden sonra bölgeye gelecek olan İngiliz ajanlarının da Mezopotamya’nın etnik ve dini kimliğini öğrenmelerini sağlayacak bir başvuru kaynağı olduğunu düşünüyorum. Kanın ve acının hiç durmadığı coğrafya olan Mezopotamya batının 19. ve 20.yüzyılda üretimini gerçekleştirdiği ürünlerini pazarlama ve kurdukları sömürülerden elde ettiklerini kapitalist üretimlerine katmak maksadıyla demokrasi, barış, medeniyet kavramlarıyla yolla çıktıkları bir dönem olmuştu. Mezopotamya ve Anadolu’nun zenginliğini duyan Avrupa için o dönemde Osmanlı topraklarına ait bu yerleri elde etmeleri çok güçtü. İngiltere için Hindistan ve Asya üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyet çok önemliydi. Osmanlıyı içten yok etmekten başka çare bulamayan Avrupa için bu süreç artık başlamıştı. İngiliz  Layard   Nimrud kazılarını anlattığı Ninova ve Kalıntıları kitabında Medeniyetin Demokrasinin ve insanlık tarihinin yazıldığı topraklarda Musul Kadılığı yapan İmam Ali Zade’den yobaz, bağnaz bir din adamı olarak bahseder. Osmanlının toprak bütünlüğünü ve eserlerin çıkan topraklarda kalmasını savunan Kadı Ali Zade’ye bu yakıştırmaları yapan Layard, yine aynı isimli kitabında Kadının kendisini tarihi eser hırsızı olarak tanımladığını çevre halkını kadıya karşı kışkırtan Onu fanatik İngiliz olarak gördüğünden ve bölge halkının saf ve temizliğinden faydalanarak bilgi topladığından bahseder. Aslında Kadı İmam Ali Zade Layard’a bu suçlamaları yaparken haksızda değildir. Çünkü Layard için İngiltere çıkarları çok önemlidir ve Mezopotamya da bulduklarını British Museum’a göndermekle, ve bölge halkının etnik yapısını öğrenmekle görevlidir(resim 3). Çünkü İngiltere’nin kurmayı düşündüğü Hindistan ve Kuzey Suriye ticaret hattı için bu yolun güvenliği bölgede yaşayan Aşiretlerle ilişkilerin sıkı tutulmasına bağlıdır. Layard 1849 yılında yazdığı Ninova ve Kalıntıları kitabında Nimrud’a bulunan dev heykelden Kadı’nın Musul Valisi İsmail Paşa’ya haber verdiğinden bahseder. ‘Majestelerin’den başka bir çağa ait bu eseri gereken saygıyla incelememi ve bunu kesinlikle her ne bahane olursa olsun başka bir yere taşımamamı emreden anlaşılması güç bir mesaj aldım’ der. Layard bu uyarıdan sonra talanına bir süre ara verir.

(Resim3 British Museum )

MEZOPOTAMYA ESERLERİ AİT OLDUKLARI TOPRAKLARDAN SÖKÜLÜP ÇALINIYOR.

Dönemin Fransa güzel sanatlar bakanı talimatı vermiştir. Horsabad’tan çıkartılan tüm eserler Paris’e gönderilecektir. Acı olan gerçek şu ki Mezopotamya eserlerinin Avrupa’ya taşınması konusunda adeta yarışın yaşandığı 1850’li yıllarda sözde bilimsellik ve inceleme adına taşınan eserlerin toprak altından çıkarıldıktan sonraki son görüşleriydi Mezopotamya topraklarını. Çünkü asla ait oldukları topraklara bir daha dönemeyeceklerdi. Viktor Place eserlerin Paris’e taşınması için hareket planını hazırlamıştı (resim 4). Hesaplamalarını yapmıştı. Kendinden önce bölgeye gelen seleflerinin yolunu izleyecekti. Büyük eserleri altı parçaya bölerek sallarla nehirden geçirecekti. Fransa, Viktor Place’ın Horsabad’ tan çıkarttığı eserlerin alması için büyük tonajlı bir gemi kiralamıştı. Ve eserlerin getirilmesi için hiçbir masraftan kaçınılmaması talimatını vermişti. Yalnız Viktor Place’sın hiç hesaba katmadığı bir olay gelişti. Fırat ve Dicle’nin birleştiği Kurna dolaylarında yani Şattü-l-Arap da yöre halkı Viktor Place’sın Fransa’ya sallarla kaçırmaya çalıştığı devasa heykelleri nehrin sularına batırdı. Sadece iki sal batmaktan son anda kurtuldu (resim 5). Ait olmadığı topraklarda ahkam kesmeye çalışan Viktor Place yöre halkını bu davranışından dolayı onları KORSAN ilan etti. Place, o günü günlüğüne ‘’korsanların saldırıları karşında katık yarılarak dikey biçimde battı. Kıyıya yanaştırılan diğer iki salın akıbeti de bundan daha iyi olmadı notunu eklemişti’’. 

                        

(Resim 4 Viktor Place Horsabad kazıları)

(resim 5 Louvre müzesi)

Bugün Austen Henry Layard’ın ve Arkeologdan çok korsan olarak nitelendirilen Musullu Hıristiyan Hormuzd Rassam Sen-Harip Sarayını kazdıklarında Büyük kral Asurbanipal’ in sarayını da bulacağını bilmiyorlardı. Kral Asurbanipal M.Ö 668-627 yıllarında hüküm sürdüğünde bilimsel ve edebi olan tüm eserleri topladığı bir kütüphane kurmuştu. Yaklaşık 25 bin tabletten oluşan bu eşsiz eseri Layard hemen British Museum’ a taşımış Asur kütüphanesinde İngilizlerin eline geçmişti. Çok acıdır ki tıpkı 1881 yılından 1925 yılına kadar Anadolu’dan Avrupa ve Amerika’ya iki binden fazla götürülen Kapadokya ( Kültepe ) tabletleri gibi Asur tabletleri de yaşadıkları topraklardan çok uzaklara taşınmıştı.

BİLGİ İLE GELECEK NESİLLERİN KAREKTERİ ŞEKİLLENİYOR.

Her ne kadar çok sonradan sistemli kazılara geçilmiş ve Arkeoloji bir bilim dalı olarak yerini almış olsa da halen kaçak kazılarla eserler bulundukları topraklardan koparılmakta. Kendi medeniyetine ait olmayan bu eserleri sergileyen Avrupa ve Amerika da bulunan bu müzeler her yıl ziyaretçi akınına uğramakta ve müzeler bu eserlerin sergilenmesinde inanılmaz paralar kazanmakta. Sadece kazanılan müze sergilerinden elde edilen paralar değil tabi ki ‘‘ bilgi’’ geçmişten günümüze en değerli şeydir. Sizi, yaşadığınız dönemin en güçlü ülkesi yapacağı gibi gelecek nesillere de bu bilgiyi aktararak kendi kültürünüzün ön plana çıkmasını sağlayacak ilkeleri ustalıkla işlemenizi sağlayacaktır. Avrupa dillerinde bilginin, zihnin veya karakterin şekillendirilmesi, bir kalıba sokulması, eğitim ve öğretim olarak yapılan tüm tanımları içerdiğini görürüz. Orta Çağ Avrupa’sında bilgi, ‘’şekil vermek’’ olarak kullanılan bir tanım olmuştur. Bu noktadan baktığımız da kendi kültürünün kalıntılarını bulmaya çalışan Avrupa, Antik Yunan başta olmak üzere Mezopotamya’yı tahrip ederek sadece obje odaklı yapmış oldukları kazılarda edindikleri bilgileri bugün bizlere okutmakta. Bizlerse yazılanlara inanmak zorunda kalmaktayız.

Mezopotamya toprakları ilk yazıyı bulan, ilk kadın şairi yetiştiren demokrasinin temellerini atan ilk kent devletlerini kuran sayıların dansıyla müziği ve müzik aletlerini ilk keşfeden, uygarlığın ve medeniyetin toprakları olmayı başarmıştı. Mezopotamya uygarlıkları öyle bir uygarlıktı ki Büyük Murex familyasına ait bu yumuşakçaların solungaçlarının altında bulunan 1 gr ağırlığında ki o minnacık bezin içinde bulunan kumaş boya hammaddesinin LAL rengini vereceğini biliyorlardı. Çok sonradan Mezopotamya mitolojisinden etkilenmiş olan Antik Yunan mitolojisinde Murex yumuşakçalarından lal rengini tanrılarının nasıl keşfettiğini anlatacaklardı. Günümüzde dahi böylesi bir bilgiye ulaşabilmek için bilim adamlarının belki de günlerce çalışması gerekirken Mezopotamya ve Anadolu da bulunan bu tabletlerde Antik dünya insanın bu eşsiz buluşlarının bilim adına ne kadar önemli olduklarının kanıtıdır.

SİBEL KİBAR CAN

Arkeolog                       

Diğer Yazıları