Her ne kadar geçmişini Ebu Müslim Horasani’nin Emeviler karşıtı
ayaklanmasına ya da Abbasiler dönemindeki, çoğu aynı zamanda İslam
karşıtı olan Şuubiye hareketlerine kadar geriye götürmek mümkünse
de modern anlamda İran milliyetçiliği diğer İslam ülkelerine benzer
olarak 19. yüzyılda Batılı düşünürlerin ve hemen ardından
şarkiyatçıların çalışmalarının etkisiyle ortaya çıkmaya başladı.
Özellikle Şiraz etrafında bulunan antik Pers medeniyetine ait
eserlerin yeniden keşfedilmesi ve Pasargard’daki kadim yazıtların
çözülmesi İranlı elitler arasında modern milliyetçi düşüncelerin
yayılmasında önemli rol oynadı.
Bu durum Batılıların yazdığı İslam öncesi İran tarihine dair
kitapların Farsçaya çevrilmesiyle başlamış daha sonra İranlı
yazarlar İslam öncesi dönemi yücelttikleri tarih kitaplarını
Batılıların bıraktığı yerden devralmışlardır. Ahmed Kesrevi, Mirza
Malkom Han, Mirza Aga Han Kirmani ve Fethali Ahundzade gibi
isimlerin etkisiyle kısa sürede İranlıları etkisi altına alan erken
dönem milliyetçilik bu dönemde ortaya çıkan sosyalizm ve İslamcılık
gibi nev-zuhur ideolojilerle rekabetini kısa vadede kaybetmiş
görünse de aslında kolektif bilinçte rakiplerine oranla çok daha
fazla kökleşmeyi başarmıştır.
GELENEKSEL KÜLTÜRE DÜŞMAN ENTELİJANSİYA
Kaçarlar döneminde yaygınlaşmaya başlayan ve içeride ortak bir
ulusal kimlik oluşturma ve dışarıda gün geçtikçe artan bir şekilde
baskısını hissettiren Rus ve İngiliz müdahalelerine karşı koyma
ekseninde şekillenmeye başlayan milliyetçilik akımı ilginç bir
şekilde zamanla içeriye ve yakın ‘öteki’ye yoğunlaşmıştır. Ülkenin
içinde bulunduğu durumdan geleneksel kültürü sorumlu tutan
aydınların dinle ilişkisi aynı dönemdeki bazı Osmanlı aydınlarının
tutumunu andırsa da din faktörünün yanında diğer bir önemli sorun
kaynağı ülkede yaygın Arap ve Türk kültürü olarak belirlenmiş ve bu
üçlüye yönelik geniş kapsamlı bir muhalif entelijansiya hareketi
başlatılmıştır. İslam karşıtlığı, sonraları Rusya Azerbaycanı'na
yerleşen Ahundzade tarafından temsil edilirken, klasik kültüre
yönelik nefret, Kesrevi’nin öncülük ettiği Hafız ve Sadi gibi
klasiklerin yakılması törenleri düzenlenmesine kadar
vardırılmıştır.
Bu aydınlar çeşitli teorilerle ve ellerindeki kısıtlı basın yayın
imkânlarıyla aslında tıpkı ‘Turan’ gibi, bir ulus devlet adından
çok efsanevi bir kavrama tekabül eden İran ile İranlı kimliğini
kurgulamaya çalışmışlardır. Ancak yine de bu dönemde söz konusu
çevrelerin gündeme getirdiği İranlılık kavramı o kadar muğlaktır ki
örneğin radikal milliyetçi aydınların önde gelenlerinden Talibov
Tebrizî ‘Sefine-i Talibi’ adlı kitabında İran’ı şöyle tanımlamak
zorunda hissediyordu: "Anlamalıyız ki korumamız ve terakkisi için
her türlü fedakârlıktan çekinmemiz gereken vatanın adı İran’dır ve
Şiraz, Isfahan, Kirman, Kaşan, Tahran, Horasan, Kazvin, Reşt
Tebriz, Hoy ve diğerleri ona bağlı şehirlerdir.”
Burada söz konusu grupların temel görüşlerini özetlemek faydalı
olabilir. Yakın dönemde Nasır Purpirar gibi araştırmacıların ağır
şekilde eleştirilerine maruz kalsa da milliyetçi tarihçilerin önde
gelen isimlerinden Abdulhüseyin Zerinkub’un ‘İki Asırlık Sessizlik’
adlı kitabında resmetmeye çalıştığı ve standart resmi tarih görüşü
olarak değerlendirilebilecek teze göre İran-Pers imparatorluğu
İslam öncesi dönemde büyük ve görkemli bir medeniyete sahipken
kendisinden çok daha aşağı bedevi bir kavmin (Arapların)
saldırısına uğramış, bütün sarayları, kütüphaneleri ve şehirleri bu
yarı vahşi kavim tarafından yakılıp yıkılmıştır. O dönemden
itibaren iki asır boyunca İran ve Fars dili sahneden silinmiş ve
yeniden kendisine gelebilmesi için Abbasilerin iş başına gelmesi ve
İranlı şahsiyetlerin yeniden sahneye çıkması gerekmiştir. Yine de
İran hiçbir zaman eski parlak günlerine ulaşamamıştır ve bunda en
büyük etken ülkeyi etkisi altına alan Arap ve sonrasında Türk
kültürüdür.
MİLLİYETÇİLİK RESMİ İDEOLOJİ HALİNE GELDİ
Meseleyle ilgili ilginç bir nokta da Ahmed Kesrevi’den Seyyid Hasan
Takizade’ye, Tahran’da Türkçe’nin yasaklanmasını öneren Mahmud
Efşar’dan son dönemin gözde teorisyeni Cevad Tabatabai’ye kadar
önemli Fars milliyetçisi isimlerin birçoğunun Türk kökenli
olmasıdır. Kesrevi’nin bize çok yabancı gelmeyen ancak ilginç bir
şekilde kimi İranlı kesimler arasında kabul gören teorisine göre
Azeri Türkleri aslında etnik kökenleri itibariyle Fars olup
sonradan özellikle Selçuklu ve Moğol hakimiyeti döneminde
Türkleşmişlerdir. Ancak bu teori neden Kirman veya Isfahan gibi bin
sene boyunca Türk hakimiyeti altında kalan bölgelerin
Türkleşmediğini ya da Moğol hakimiyeti altında neden
Moğollaşmadıklarını açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Her ne kadar Kaçar dönemi aydınları modern, seküler ve milliyetçi
İranlı kimliğini oluşturabilmek için hararetli tartışmalara girmiş
olsalar da klasik İslam imparatorluğu özelliklerini taşıyan ve
etnik Farsların azınlığı oluşturduğu ülkede diğer bölge ülkelerinde
de görülen modern bir ulusal kimlik oluşturma siyasetlerinin geniş
ölçüde uygulanabilmesi için muktedir bir merkezi hükümetin varlığı
gerekiyordu. Bu noktada kendisine soyadı olarak İslam öncesi
hanedanlardan ‘Pehlevi’ adını seçen Rıza Han düşünceleri ve
politikalarıyla aslında kendisinden önce yaşamış olan ve yukarıda
bazılarının adı zikredilen milliyetçi aydınların hayallerini
gerçekleştirecek bir isim olarak tezahür etmişti. Nitekim Rıza Şah
1925’te şahlığını ilan eder etmez ülkeyi modernleştirmeye ve
merkezi yönetimi güçlendirmeye başladı, Fars milliyetçiliğini resmî
ideoloji haline getirdi.
1934 yılında ülkenin adının resmen İran’a çevrilmesiyle birlikte
milliyetçi fikirler iyice yaygınlaşmaya başladı ve tarihçi Ervand
Abrahamian’ın tespit ettiği gibi dönemin Avrupa’sında yaygın olan
“Batı ırkçılığı modern İran milliyetçiliğinin biçimlenmesinde rol
oynamıştır.” Rıza Şah döneminde Farsça’daki Türkçe ve Arapça
kelimeleri çıkarmak için seferberlik başlatılmış, ülkedeki birçok
yerleşim biriminin adı değiştirilmiş, örneğin ‘Arabistan’
eyaletinin adı resmen Huzistan olmuştu. Yine aynı dönemde klasik
dönem Fars milliyetçiliğinin sembol isimlerinden Firdevsi için Tus
şehrinde dev bir anıt mezar inşa edilmiş ve çeşitli etkinliklere ev
sahipliği yapmaya başlamıştır.
ARAP VE TÜRK KARŞITI SÖYLEM
Bu noktada bir konuyu açıklığa kavuşturmakta fayda bulunmaktadır:
İran coğrafyasındaki siyasi yönetimin İranlılaştırma/Farslaştırma
tavrı yalnızca yerleşik ve kadim bir medeniyet olarak Fars
kültürünün diğer komşu kültürlerle olan ilişkisi bağlamında
değerlendirildiğinde bunda şaşılacak bir şey olmadığı öne
sürülebilir. Bu durumda yine Abrahamian’ın şahitliğiyle Türk bir
soydan gelmesine rağmen Fars milliyetçiliğini resmî ideoloji haline
getiren Rıza Şah’ın tarihte benzerlerine çokça rastlanan bir
davranış biçimi içine girdiği söylenebilir. Nitekim kendilerini
İslam öncesi İran hanedanları ile irtibatlandırmaya çalışan
Selçuklular başta olmak üzere bazı Türk hanedanlarda da rastlandığı
üzere bu tutum kendini yerleşik kültüre nispet etmek ve toplumun
çeşitli katmanları arasında meşruiyet kazanmakla ilgilidir.
Ancak modern milliyetçi yaklaşımın geleneksel meşruiyet arayışından
en önemli farkı diğer kimliklere dair tutumunda görülmektedir.
Örneğin klasik İslami dönemlerde Hâce Nasuriddin Tusi gibi etnik
kimliği açık olan bir kimse; Arapların, Türklerin ve Acemlerin
olumlu ve olumsuz yönlerini objektif bir şekilde dile getirebiliyor
ve bunu yaparken yabancı karşıtlığı diyebileceğimiz ifadelere yer
vermiyordu. Ancak modern milliyetçi yaklaşımın en temel
karakteristiği öteki ile kurduğu ilişkidir ve Fars milliyetçiliği
olarak adlandırılabilecek bu akım daha ilk günden itibaren yoğun
bir Arap ve Türk karşıtı söylem üzerinden var olmaya çalışmış ve bu
şekilde meşruiyetini sağlamaya çalışmıştır.
Bugün bile ‘Türk’ ve ‘Arap’ kavramları kullanılırken çeşitli tahkir
edici sıfatlar eklenmesi İran’da yaygın bir alışkanlıktır. İşin
ilginç yanı farklı olana dair bu şiddetli önyargı yalnızca Türk ve
Araplarla sınırlı kalmamış, Tahranlı modern milliyetçi elitler
belirledikleri keskin çizgilerle yeterince ‘Fars’ bulmadıkları
Isfahan, Şiraz, Meşhed ve Gilanlı kesimleri dahi keskin
eleştirilerinin hedefine yerleştirmiş ve ‘fıkralar’ yoluyla
ötekileştirmekten çekinmemişlerdir. Nitekim üstat Şehriyar ‘Ey
Tahranlılar’ başlıklı uzunca şiiriyle farklı bölgelerin halklarına
yönelik bu hakaretlere cevap vermeye çalışmıştır.
TEK TİPLEŞTİRİCİ ASİMİLASYON POLİTİKALARI
Etnik gruplar üzerindeki yoğun baskı II. Dünya Savaşı’ndan sonra
Azerbaycan ve Kürdistan özerk bölgelerinin kurulmasının verdiği
korkuyla daha da artmış ve tek tipleştirici politikalar ivme
kazanmıştır. Ay adları Arapça olduğu gerekçesiyle İslam öncesi
isimlerle değiştirilmiş, hicri takvim terk edilmiştir. Bu noktada
diğer ülkelerin deneyimleriyle İran arasında benzerlikler kurmak
mümkünse de diğer kimlikleri dışlayan bu uygulamalardaki ana fark,
İran örneğinde, çok daha ince ve kültürel yollar kullanılarak
asimilasyon politikalarının hayata geçirilmiş olmasıdır. Örneğin
ondan fazla dil ve lehçenin yaygın olarak konuşulduğu ülkede Tahran
aksanı yarı kutsallık kazanmış ve bu aksanı yeterince iyi
kullanamayanlar çeşitli sosyal ve psikolojik baskılarla
karşılaşmışlardır.
Çizgi filmlerde kötü karakterlerin azınlık lehçeleriyle konuşmaları
çocukların daha küçük yaşlardan itibaren nasıl bir önyargıyla karşı
karşıya kaldıklarını ortaya koymaktadır. Okul öncesi dönemden
başlayan bu asimilasyon politikaları ailelerin çocuklarıyla kendi
dil veya lehçelerinde konuşmamasına, böylece bir müddet sonra genç
nesillerin ana kimlik ve dilleriyle olan irtibatlarının kesilmesine
neden olmaktadır. Gençlerin “annem ve babam Türk ama ben Farsım”
dediklerinde ne kastettiklerini anlamak için bu asimilasyon
politikalarını bilmek gereklidir. Araplar ve Türkler hakkındaki
olumsuz sıfatlar ve aşağılayıcı ‘fıkralar’ çeşitli kesimler
arasında hala çok yaygınsa da resmi olarak gündeme getirilmemeye
çalışılır. Ancak geçtiğimiz yıllarda İran gazetesinde yayınlanan ve
Türkleri haşerelere benzeten karikatür krizinde ortaya çıktığı gibi
kolektif bilincin ve günlük konuşmalarda sürekli gündeme gelen
konuların zaman zaman kamusal alana yansımasını engellemek mümkün
değildir.
FARS KİMLİĞİNİ TAHKİM VE MEŞRUİYET KRİZİ
Bugünden bakıldığında Rıza Şah ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi
döneminde sürdürülen eğitim ve kültür faaliyetlerinin büyük ölçüde
ilk dönem milliyetçilerinin hayalini kurdukları ulusal kimliğin
oluşmasında etkili olduğu söylenebilir. Nitekim siyasi ihtilaflar
ne olursa olsun oluşturulan modern Fars kimliği üzerinde bir
tartışma olduğunu görmüyoruz. Örneğin etnik açıdan ‘Fars’ olmayan
Şah-Musaddık ya da Hamenei-Musevi gibi politik figürlerin
çatışmalarının tamamen politik veya ideolojik olduğu görülüyor.
Benzer şekilde ülkede solcu, İslamcı ya da milliyetçi kesimler
arasında Fars kültürünün üstünlüğü ve yabancı karşıtlığı üzerinde
ihtilaf yoktur ya da ideolojik olarak zıt kutuplara mensup
olmalarına rağmen Şahlık rejimi veya İslam Cumhuriyetinin eğitim
rahlesinden geçen kesimlerin örneğin Arap karşıtlıklarının tamamen
örtüştüğü ileri sürülebilir.
Son olarak Farslığı yücelten milliyetçi eğilimlerin
yaygınlaşmasında gittikçe derinleşen bir meşruiyet krizi yaşayan
yönetimin özellikle şehirli eğitimli kesime yönelik politikaları da
etkili olmuştur. İslamcı ve mezhepçi söylemin etkilemekten uzak
olduğu seküler kesimlerle yönetim arasındaki mesafe doksanlı
yıllardan itibaren sürekli olarak artmıştır. Bu dönemde çoğunlukla
gençler arasında İslam öncesine ait figürler ve sembollerin
kullanımında ciddi bir artış görülmüştür. Yine geçtiğimiz yıl büyük
bir katılımla gerçekleştirilen Pers İmparatoru Kyros’u (Kuroş) anma
günü gibi sembolik gösteriler ırkçı sloganların atıldığı açık hava
mitinglerine dönüşmüştür. Yönetim bu dalgayı kullanmaya çalışarak
bazı adımlar atmış örneğin Şah döneminde kurulan ve devrimden sonra
adını değiştirerek İslam Cumhuriyeti Haber Ajansına çevirdiği Pars
Haber Ajansını anımsatır şeklinde yeni kurduğu haber ajansına
‘Fars’ adını uygun görmüş, ya da alttan alta büyük İran
haritalarının yayılmasına göz yummuştur.
ARAP ŞİİLER DE RAHATSIZ
Son dönemde yazılı ya da görsel basında rejimin kurucusu
Humeyni’nin İrancılığı ve milliyetçiliği yeren, buna mukabil
İslamcılığı ve ümmetçiliği ön plana çıkaran sözlerine rastlamak
oldukça güçleşmiştir. Tersine Safevicilik tartışmaları büyük bir
yaygınlık kazanmış ve Yeni Safeviciliğin teorisyeni olarak
görülebilecek Cevad Tabatabai ve benzeri isimlerin devlet
kontrolündeki basında görünürlükleri ve etkinlikleri ciddi biçimde
artmıştır. Ahmedinejad gibi devrimin ilk yıllarındaki ideallere
dönmekten bahseden muhafazakâr isimler bile siyasi kampanyalarını
dini mekânları değil Perspolisi ziyaret ederek başlatmakta ve bu
şekilde meşruiyet kesbetmeye çalışmaktadır.
Irak ve Suriye’deki askeri operasyonları komuta eden Kasım
Süleymani’nin antik İranlı savaşçı figürlere benzetilmesi ya da
dört Arap başkentinin fethedildiği söylemleri Fars
milliyetçiliğinin dış politikada da ne denli kullanışlı bir araç
haline dönüştüğünün göstergesidir. Son dönemde bu söylemlerin
Tahran’ın müttefiki olan kimi Arap Şiileri bile rahatsız edici hale
geldiği ve özellikle Irak’taki liderlerin Araplıklarını daha sık
vurgulamaya başladıkları görülmektedir. İran içinde baskınlığı ve
belirleyiciliği artmaya başlayan Pers milliyetçiliğinin bölge
gündemini meşgul etmeye devam edeceği öngörülebilir.
[Dr. Hakkı Uygur. İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkan
Yardımcısı]
İklim Değişikliğinin Habercisi: Sulak Araziler
#Gündem / 06 Mart 2025
KGK, Moskova’da TASS’ın BRICS medya zirvesinde
#Gündem / 15 Eylül 2024
Yorumlar
